p align="center">
Create Your Glitter Text

<AKYOLAL Murat> <>





Create Your Own Countdown

18/9/2009

Ramazan-i Serif ve Oruc




Ramazan-i Serif ve Oruç


Oruç ayi olan Ramazan-i Serîf, feyizli bir hayatin yasandigi mübârek bir mükâfât ayidir. Nâil oldugumuz sayisiz nîmetlerin kadrini hatirlatan bu ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanin sirrina, Hakk Teâlâ’nin emir buyurdugu oruç nîmeti ile kavusulur.

Oruç, fazîleti ve aslî gâyesi dâimî bir ibâdet suûru içinde nefs engeliyle mücâdele etmek ve nefsi baski altinda tutarak te’sîrini asgarîye indirebilmektir.

Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan "sabir, irâde, nefsî arzulardan uzaklasma" gibi hallerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Yine bu ibâdet, nefsin bitmez tükenmez arzularina karsi insanin seref ve haysiyetini koruyucu bir kalkandir.

Yine oruç; sahibini, azm ü sebât, kanâat, hâle rizâ, metânet, sabir gibi ahlâkî güzelliklere erdirmenin fazîleti ile beraber mahrûmiyyet ve açlikla nîmetlerin kadrini hatirlatir ve bu vesîle ile yoksullarin hallerini düsündürüp onlara merhamet ve sefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslastirir. Sükrân duygularini canlandirir. Bu vasfiyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kiskançlik gibi kitleyi huzûrsuzluga bogan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ilâhî emirdir.

Ashâb-i kirâmin oruca karsi çok büyük ragbetleri vardi. Onlar, tahammülü güç sicak günlerde dahî nâfile oruç tumaya gayret ederlerdi. Bir kisminin, günes isiginin yakiciligindan korunacak ölçüde elbiseleri bile yoktu. Elleri ile günes isigindan ve sicaktan korunmaya çalisirlardi. Bütün bunlara ragmen büyük bir mânevî haz ve lezzet içinde nâfile de olsa oruçlarini devam ettirirlerdi.

Sakîk-i Belhî buyurur:

"Ibâdeti lâyikiyla îfâ edebilmek, bir san’attir. Onun kazanç mekâni, halvet; vâsitasi ise açliktir."

O açlik ki, modern tipta bile diyet adiyla sihhatli kalmanin en birinci sartidir. O açlik ki, tahammülü en zor olan bir mahrûmiyyettir. Rivâyet olunur ki, nefis, yaratildigi zaman çesitli iptilâ ve mahrûmiyetlere ragmen Cenâb-i Hakk’a {REF Sen sensin, ben benim..} deme cür’et ve cehâletinde bulundu, ancak ve ancak açlik sebebiyle aczini kabûl etti. Bu sebepledir ki, irâde terbiyesinde açliga katlanabilmek kadar müessir baska bir husûs yoktur. Irâde ise, tabiî ve nefsânî meyillere karsi koyabilmenin temel sartlarindan biridir.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

"Insanin asil gidâsi Allâh’in nûrudur. Ona asiri ten gidâsi vermek lâyik degildir. Insanin asil gidâsi, ilâhî ask ve ilâhî akildir."

"Insan, asil rûhânî gidâsini unuttugu ve ten gidâsina düstügü için huzûrsuzdur. Doymak bilmez. Ihtirasindan yüzü sararmis, ayaklari titremekte, kalbi telasla çarpmaktadir. Nerede yeryüzü gidâsi, nerede sonsuzlugun gidâsi?!."

"Allâh sehîdler için: {REF Riziklandilar} diye buyurdu. O mânevî gidâ için ne agiz, ne de cesed vardir."

Hazret-i Lokmân, ogluna söyle nasîhat ederdi:

"Miden doyunca, fikrin uykuya dalar, hikmet susar, âzâlar ibâdetten geri kalir."

Velîlerden bir zât söyle derdi:

"Çesit çesit yiyeceklerle midesini fesâda ugratan zâhidden Allâh’a siginirim."

Âise -radiyallâhü anhâ-:

"Melekût kapisini açmak için gayret edin!" demisti.

Sordular:

"–Ne ile?"

Mü’minlerin annesi söyle cevap verdi:

"–Açlik ve susuzlukla!"

Sayili günlerden ibaret olan oruç, yine sayili günlerden ibaren olan hayatimiza incelik, derinlik ve zerâfet kazandirir.

Çünkü tokluk, nefsânî arzulari tahrîk ederken; açlik, -çok had safhaya varmadikça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir. Bundan dolayi akil hastalarina ilk tatbîk edilen tedâvî perhizdir.

Bununla beraber oruç, bir ibâdet oldugundan, sirf o gâye ile icrâ edilmelidir. Onun faydalari gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çikar. Yâni oruçlarimizda mide dolgunluklarini önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalidir. Böyle oruçlarda rizâ-yi ilâhî düsünülemez.

Bedenî hareketlerin faydasini kasdederek veya gaflet ve kasvet-i kalb ile kilinan namazlar bile bu kabîldendir.

Ibâdetler, yalniz rizâ-yi ilâhiyyeyi tahsîl gâyesi ile yapilir. Bu gâyenin gerçeklesmesi için, kalbin seviye kazanmasi, hamliktan kurtulup kemâle erismesi zarûrîdir.

Ramazan-i Serîfte Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in de tavsiyelerinde yer alan belli basli birtakim husûslara dikkat etmek îcâb eder:

a. Kelime-i sehâdet,

b. Istigfâr ve zikir,

c. Cenneti tahsîl edebilmek için bolca amel-i sâlih,

d. Cehennemden kurtulus için harâmlardan ve kerâhetten sakinmak,

e. Imkânlar nisbetinde çokça hayir ve hasenatta bulunmak, kirik ve mahzûn kalblerin duâsini almak,

f. Oruçlu bir kimseye iftar ettirmek.

Ve emsâli...

Ramazan-i Serîf, mü’minlere fazîlet ve olgunluk kazandirabilecek ilâhî bir rahmet mevsimidir. Oruçlu iken agiza bir sey girmemege dikkat edildigi gibi agizdan çikan kelâma da dikkat edilmelidir. Dedikodu ve incitmeden son derece sakinmali ve orucun fazîletini azaltmamalidir.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

"Oruç, oruçluya yakismayan seylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandir."

Denildi ki:

"(Oruçlu) onu ne ile zedeler?"

Buyurdular:

"Yalan ve giybetle..." (Nesâî; Mu’cemu’l-Evsât)

Çünkü yalan ve giybet sahipleri, gündüzleri helâl yiyeceklerden nefislerini mahrûm birakarak oruç tutarlar, ancak yalan ve giybetleri sebebiyle de insan eti yiyerek mânen harâmla iftar etmis sayilirlar. Bu sekilde zâhiren oruçlu olup mânen giybet sebebiyle iftar etmis olanlar hakkinda Süfyân-i Sevrî Hazretleri, takvâ ölçülerine göre:

"Giybet edenin orucu bozulur." demistir.

Hazret-i Mücâhid de, ayni hassâsiyete binâen:

"Giybet ve yalan orucu bozar!" buyurmustur.

Yâni giybet edip yalan söyleyerek oruçlarini mânen sakatlayanlar, orucun asil matlûb olan bir kisim yüksek fazîletinden tamamen mahrûm kalirlar.

Bunun içindir ki, dünyâ gâyeleri ile bulandirilmis, riyâ, gösteris ve gafletle kirlenmis oruçlar ve namazlar hakkkinda Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz söyle buyururlar:

"Nice oruç tutanlar vardir ki, kendisine orucundan kuru bir açliktan baska bir sey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kilanlar olur ki, namazlarindan kendilerine kalan yalniz uykusuzluktur." (Taberânî)

Namazlar, bilhassa gece namazi olan terâvih ve teheccüdler, kalbe huzûr saglamalidir. Bu mübârek ayda namazlara daha da itinâ etmeli, Kur’ân-i Kerîm’i husû ile okumali, zikirle rûhumuzu inceltmeli, zekât ve sadakalar ile de, vicdan huzûruna kavusmaliyiz. Kur’ân-i Kerîm Ramazan ayinda dünyâ semâsina indirildigi için bu mübârek ayda Kur’ân terbiyesine girmeli, o istikâmette ibâdetler degerlendirilmelidir.

Kur’ân-i Kerîm, asil kalble okunur. Gözün vazîfesi, kalbe gözlük olabilmektir.

Ramazan-i Serîf’in diger bir kiymeti de mü’minlere feyz ü bereket dolu bir Kur’ân hayati yasatmasi bakimindan mütâlaa olunmalidir.

Ramazan-i Serîf, oruç ve Kur’ân arasinda ince bir râbita ve derin bir yakinlik vardir. Hayat ve ölüm ögütlerini, Kur’ân-i Kerîm’den baska hangi salâhiyetli kürsüden dinlemek mümkündür?

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"Oruçla Kur’ân, kiyâmet gününde kula sefâat edecektir. Oruç, sabrin yarisidir." buyurmuslardir.

Orucun ecri Cenâb-i Hakk katinda mahfûzdur. Hadîs-i kudsîde buyurulur:

"Âdemoglunun her amel ve hareketi kendisine âiddir. Oruç ise böyle degil! Çünkü o, benim içindir. (Çünkü ben yemem, içmem ve bütün beserî sifatlardan münezzehim.) Dolayisiyla ben, onun mükâfâtini (husûsî bir sekilde) bol bol verecegim."

Bu hadîs-i kudsînin ardindan Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, söyle buyurdular:

"Oruçlunun sevinecegi iki ferâhlik vardir:

1. Iftâr ettigi zaman (Cenâb-i Hakk’in nîmetlerine kavustugu için) sevinir.

2. Rabbine kavustugunda da orucu berekâtiyla nâil oldugu yüksek derece için sevinir." (Buhârî)

Görüldügü üzere Cenâb-i Hakk, oruca olan ragbeti beyânin yaninda ona verecegi mükâfat ve karsiligi, beserin oruca olan ragbetini te’mîn zimninda sakli tutmustur. Tipki bir müsâbakada câzibeyi artirmak için sakli tutulan çok büyük bir mükâfat gibi...

Oruç, nîmetlerin kadrini bildiren, sükrân hisleri uyandiran, yoksullarin, çâresizlerin hâlinden anlama suûru veren, nefsânî arzu ve temâyülleri bertaraf eden, maddenin esâretinden kurtarip "sabir" denilen en yüksek ahlâkî bir meziyyete eristiren bir ibâdettir.

Ramazan-i Serîf orucu, terâvih namazi, sahur ve seher uyanikligi bakimindan çok mühimdir. Hadîs-i serîfde buyurulur:

"Allâh -celle celâlühû-, size Ramazan-i Serîf orucunu farz kilmistir. Ben de gece namazini, terâvihi sünnet kildim. Eger bir kimse îmânli bir yürekle ve sevabina ermek emeli ile Ramazan-i Serîf orucunu tutar, terâvih namazini kilarsa, anadan dogdugu gibi günâhlarindan kurtulur."

Hâli ile oruç ve namazin îfâsinin kabûlünde kalbin seviye kazanmasi, yâni "husû" sarttir. Namazlar, sür’atli kilinarak bir hazim vâsitasi olmamalidir.

Ramazan-i Serîf’in hakîkatine erebilmek için o mevsime mahsûs olan gufrân yagmurlarindan istifâde zarûrîdir. Zîrâ tasa veya denize yagan nisan yagmurunun hiçbir fâidesi yoktur. Ancak takvâ nes’esiyle bu sükrân ve gufrân faslinin tadini çikarabiliriz.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

"Ramazan ayi girdigi zaman cennet kapilari açilir; cehennem kapilari kilitlenir; seytanlar zincire vurulur." (Buhârî, Müslim)

Yâni beserî suçlar ve günâhlar, gerçek oruç tutanlarda en asgarî bir seviyeye iner. Seytanin serri de biter. Ancak nefsin serrine dikkatli olmak gerekir...

Hadîs-i serîfte buyurulur:

"Cennet seneden seneye Ramazan için süslenerek söyle der:

{Allâh’im! Bizim için bu ayda kullarindan bizde kalacak insanlar kil!..}......" (Taberânî)

Yine Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

"Oruç tutunuz ki, sihhat bulunuz!" (Taberânî)

"Iftari acele ediniz; sahûru geciktiriniz!.."

Oruçlarimizi sakatlayacak ihmâllerden kaçinmak îcâb eder. Öfkeden siddetle uzaklasmalidir.

Hadîs-i serîfde buyurulur:

"Oruç, sadece yemek, içmek vesaireden kesilmek degildir. Kâmil ve sevabli oruç, ancak faydasiz laftan, bos vakit geçirmekten, kötü söylemekten (dedikodudan) ve nefs-i emmârenin bütün temâyüllerinden vazgeçmektir. Sâyet biri sana söver, yahut sana karsi câhilce herhangi bir harekette bulunursa, kendi kendine: {_F deüphesiz ki ben oruçluyum!} de; sabret!" (Hakim , Beyhakî)

Zîrâ Ramazan-i Serîf’in bir adi da {_F feehru’s-sabir}dir.

Sabir, güzel ahlâkin agirlik merkezidir. Îmânin yarisi, ferah ve seâdetin anahtaridir. Cennet nîmetlerine kavusturan büyük bir nîmettir.

Dîn ve ahlâkda sabir, hosa gitmeyen ve izdirap veren hâdiseler karsisinda muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslîm olmakdir.

Enbiyâ ve evliyâ, sabirla Allâh’in yardimina nâil oldular. Onlar bizim yüksek örneklerimiz olmalidir.

Sabrin dünyevî tarafi aci, âhiret tarafi çok parlaktir. Sabrin acilarini sîneye çekenler, ebediyyet devleti olan cennete ve Allâh’in rizâsina kavusurlar.

Her hâlukârda Allâh’in emir ve yasaklarindaki nîmet, hikmet ve ilâhî mükâfâtlari düsünmek, sabri kolaylastirir.

Sabrin ilk sarti da, hâdise ile ilk karsilasma zamaninda olmasidir. Tavi geçmis bir sabrin, fazla bir mükâfâti yoktur.

"Sabûr" ism-i serîfinin en güzel tecellî merkezi peygamberler ve evliyâullâhdir. Nitekim onlardan bizlere intikâl eden en güzel ahlâk-i seniyyeden biri olarak varlik ve darlik zamanlarinda sabir, çok mühimdir.

***

Oruçlarimizi Allâh -celle celâlühû- beraberliginde tutmamiz için "sahur, terâvih, zikir, Kur’ân ve duâ" gibi mânevî istinadlardan lezzet almak îcâb eder.

Iftar zamani da, duâlarin kabûl oldugu ince bir vuslat demidir. Bunun içindir ki, bu heyecanli anlarin birlikte yasanmasi da ayrica bir rahmet ve huzûr kaynagidir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

"Kim bir oruçluya iftar verirse, oruçlunun ecri gibi -oruçlunun sevabindan hiçbir sey eksilmeden- ecir alir." (Tirmizî)

Bu müjdeyi duyan ashâb-i kirâmin fakîrleri, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e gelerek kendilerinin zenginler gibi oruçluyu doyuracak derecede iftâr yemegi vermeye güçlerinin yetmedigini hüzünle arzettiklerinde de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, söyle buyurdular:

"Kim bir oruçluyu bir hurma ile iftâr ettirirse veya bir içecek su ile veya tadimlik bir süt ile iftâr ettirirse, Allâh Teâlâ, ona ayni sevabi verir."

***

Nâfile oruçlarda ayri bir hassasiyet vardir. Zîrâ has kullarin amelinin esasi sidktir. Bu da, niyyetin hâlisiyyeti ve nefsin tezkiyesi nisbetindedir.

Bu husûsda gerek nâfile oruç tutmak, gerek oruçsuzluk, gerek oruç tutmayanlarin israri ile nâfile orucu bozmak, gerekse bozmamak seklinde saglam bir niyete bagli olan her amel efdaldir.û Saîd -radiyallâhü anh- anlatir:

"Ben Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve ashâbi için bir yemek hazirlamistim. Yemegi kendilerine takdîm edince, aralarindan bir kimse çikip {REF Ben oruçluyum!} dedi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"–Kardesiniz sizi çagirdi ve sizin için hazirlik yapti. Simdi sen {REF oruçluyum} diyorsun. Orucunu boz ve onu bir baska gün kazâ et!» buyurdu." (Tirmizî, Ebû Dâvûd)

Orucu bozmamakla alâkali rivâyet ise söyledir:

"Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve ashâbi, Bilâl -radiyallâhü anh-’in oruçlu oldugu bir mecliste yediler ve içtiler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

{ Biz rizkimizi yiyoruz.. Bilâl’in rizki ise cennettedir.} buyurdular." (Ibn-i Mâce)

Bu hadîs-i serîfler gösteriyor ki, niyet ve kalbin durumuna göre nâfile orucu îcâb ettiginde bozup bozmamak husûsunda her iki davranis da câizdir.

Amellerin degerlendirilmesi Allâh’a âiddir. Ömrün hayirlisi, O’nun yaninda geçen ve O’nun ugrunda harcanandir. Insan, mezara indirilirken fânî hayatin ancak hâtiralari ile gömülecektir. Mezarlar, amel-i sâlihden baska hiçbir seyin giremedigi mekânlardir.

Allâh rizâsina uygun düsmeyen bir hayat, çöllerdeki seraplara benzer. Hakîkatten nasîbsiz hayâlden ibârettir.

Hadîs-i serîfde:

"Mü’min öldügü zaman, namazi bas ucunda, sadakasi saginda, oruç gögsünde bulunur." buyurulmasi, bunun en güzel bir delîlidir.

Allâh’in sonsuz kereminden umulur ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in buyruklari sebebiyle bizlerin mübârek Ramazan ayinin biraz daha fazla kiymetini bilmemize, ona daha fazla deger verip daha fazla sevap islememize ve daha az günâha girmemize sebep olur.

Hadîs-i serîfde buyurulur:

"Eger insanlar, Ramazan-i Serîf’in ne oldugunu lâyikiyla bilselerdi, senenin tamaminin Ramazan olmasini arzu ederlerdi."

Günlerimiz mübârek, Ramazan-i Serîf’imiz makbûl olsun!..

Istikbâl mü’minlerindir...

 

Kaynak: Gönül Bahçesinden: Osman Nuri TOPBAS



 

11/8/2008

Cerkez atlari uzerine...






Yazan: Kvics Hezretaly

Türkçe'ye Çeviren: Yeutykh Adnan Cankılıç

 

 

İYİ AT KANATLI KUŞ GİBİDİR

 

At arkadaş gibidir.

 

Adige karnını aç bırakır.

 

Ama atın karnını aç bırakmaz.

 

 

Atın ilk evcilleştirilmesinden bugüne kadar, geçen beş bin yıldan beri -(1)- insanoğlu dur durak bilmeden at cinsinin kalitesini artırmak için çalışmakta, bunun için en iyi at cinslerinden yararlanmaktadır. Güçlüler, koşum atları ve yarış atları… Bu atlar binildiği zaman hızla yolu tüketen, ava gidildiği zaman görevini tam olarak yerine getiren, hiç pes etmeyen, savaş meydanında göğsünü ve toynağını kullanarak düşmanla kıyasıya savaşan, korkusuzca ve inatla mücadele eden, yarışta önüne geçilmesine asla tahammül etmeyen, canla başla kazanmak isteyen, rekabetçi, yenilgiyi hazım etmeyen bir karaktere sahiptir. Çiftçiler için koşum atı, kırda – bayırda, gece - gündüz çobanların can yoldaşı, seyirlik oyunlarda sirk sanatçılarının rol arkadaşı olan bu atlar daima amaca uygun bir şekilde eğitilmişlerdir.

 

Sözgelimi, en eski gem takımının yaşı yaklaşık 5.000 yıl, kamçının 2.000 yıl, üzenginin 1.500 yıl, yuların ise 2.700 yıl olduğu tespit edilmiş, bunların ilk önce Assiriye de kullanıldığı anlaşılmıştır. At binenler ilk önceleri atı boynuna takılan örgülü bir ip ve küçük bir çubukla idare etmişlerdi. Bu olsa gerek atına binen gencin üç gürgen boyunduruğu eğitirken atın kafasında kırmasının nedeni.

Tarihin bize ulaştırdığı kadarıyla Homer atın yelesini altın suyuna benzetirdi. Plutark: İnsanların tanrılara kızları kurban etme geleneğini terk ettikten sonra, onların yerine sarı yeleli atları kurban etmeye başladıklarını anlatır.( 18, s. 65 )- (2)- Arkeologlar kazılarda altın ve bakırdan mamul birçok at resmini ortaya çıkarmışlardır. Yaklaşık dört bin yıllık mezarlardan çıkan kemikler açıkça ortaya koymaktadır ki eskiden atlar sahipleriyle birlikte gömülürlerdi. O resimler ve kazılarda bulunan kemiklerden faydalanılarak eski çağlarda yaşayan atların anatomik yapıları hakkında fikir sahibi olunabilmekte ve koşun takımlarının yaşı da tamı tamına tespit edilebilmektedir.

 

Gem icat edildiğinde, sadece atın ağzına konulan ince, kısa bir deri parçasından ibaretti. Bu gün bile birçok halk gemde burunluk, alınlık ve ağız demiri kullanmamaktadır. Eskiden Adigeler de burunluğu olmayan gem takımı yapmışlardı. At insan gibi konuşan, rehberlik yapan, gelecekten haber veren, akıllı, üstelik uçan –(3)- bir canlı olarak betimlenir masallarda. Uçan hayvan olarak betimlenmesinin sebebi şudur: Hızlı atlar uçma hissi verir binicisine, aynı zamanda uzağa sıçrayabilirler. 1957 yılında Almanya’da eğitilen bir at alçak bir engelden ve bir havuzdan aynı anda atlamıştı. Bu atın ayaklarını yerden kestiği ve tekrar bastığı yer arasındaki mesafe 12 m 16 cm idi ( 25, s.136 ) . Sanırım atın masallarda uçan bir canlı olarak tasvir edilmesinin sebebi bu olsa gerek.

 

Bugün dünyada birçok farklı at cinsi bulunmaktadır (12. S. 763 ). Bunların elli kadarı bizim ülkemizde yaşar. Safkan İngiliz atı bunların en ünlüsüdür. Onlara bu ismin verilme nedeni, İngilizlerin 17. yy’dan bu yana İngiltere’de atların anne - babaları ve büyükanne - büyük babalarını cesaret, güç, sürat ve söz dinleme yetenekleri ve vücut ölçüleri bakımından düzenli olarak kayda geçirmeleri ve şecerelerini takip etmeleridir. Türkmenlerin genellikle binek atı olarak kullandıkları güzel Akaltekin soyu da ünlü at cinslerinden biridir. Bu at iki günde bir, sadece birkaç damla su içerek, her gün 100 kilometre kadar yürümek suretiyle hafta boyunca yolculuk yapabilmektedir.( 25, S. 136 ). Çerkesler tarih boyunca atlarla birlikte, eğer üstünde ömür geçirmişlerdir. Bu nedenle her bir Çerkes sürekli daha iyi bir ata sahip olma, ona uygun koşun takımı edinme ve silah ve giysi tedarikinde bulunmayı bir görev olarak görür. Bu kitap ta binek atı ve eğer yapımı ile ilgilidir.

 

Atın arabaya koşulması, tahıl ve ot taşımada kullanılması, ormana gidilmesi, karasabanla toprağı sürmeye başlaması yaklaşık 200 yıl öncesine kadar dayanır. Adige’lerde en ünlü at cinsleri: Csolexhu (39, S.337 / 9), Trame (39, S. 60), Qandor (39, S. 255 ), Abıqu, Beyqan, Yeqhen, Haqhundoqo, Qundeyt, Jerıcstı, Mercsen, Abzon, Yeseney, Csedjeroque ve benzerleridir. Açıkça görüldüğü gibi bütün bu at cinsleri ismini ailelerden almaktadır. Nagume Csore’nin yazılarından 16. yüzyılda Terek nehrinin doğu yakasında yaşamış olan Csolexhu ailesinin kendi aile adlarıyla anılan at cinsinin o dönemde bütün dünyaya nam saldığını anlamaktayız. Adige atının ortak yanları; ince kafası ( yılan kafası gibi ), geniş ağzı, büyük burun deliği, sivri kulakları, kocaman parlak gözleri, dik ve uzun boynu, açık ve geniş göğsü, geniş toynak araları, iri cüssesi, orantılı uzun beli, eğimli kalçası, düz ve ince ayakları, uzun bilekleri, tüysüz topukları, derin ayak çukurları, kısa ve ince kuyruğudur.

 

Bütün bunlara ek olarak her at cinsinin kendine özgü karakterleri vardır: Güçlülük, sürat, uzun süre yürüme yeteneği, zeka ve söz dinleme özellikleri bunlardan bazılarıdır. En iyi atlara ‘’ Şağdiy ‘’ denir. Bunlar hiç zorlanmadan her gün 120 km ‘ye yakın yol alabilir. Bir-iki gün hiçbir şey yemeseler ve su içmeseler de dayanabilir, toynakları sağlam olduğundan taşlık arazide rahatça yürüyebilirler.

 

Adige atlarının sayısı en fazla olanı ve en ünlüsü dorattır (kırmızı). Ancak siyah ve brul olanlardan da güçlü atlar çıkmaktadır. En değerli atlara Adıgeler, ‘’xuare’’, ‘’ xuare gibi’’, Adıgeyler ‘’ fare’‘ Ruslar ise ‘’ far ‘‘ derler ( 4). Alnı ve bileği ak olan ( tek veya çift bileği ) atlarla kösteklenen üçayağı ( iki ön pençe ve sol arka ) beyaz olan atlar uğurlu sayılır. Eğer atın dört ayağı da ak ise bu uğursuz sayılır.

 

Atın iyi olmasında doğrudan doğruya onu doğuran anne ve babanın soy ağacının çok büyük etkisi vardır. Bu nedenle soylu atların ırkından gelen taylar arasından en elverişli, düzgün suratlı ve güçlü ayakları olanlar daha özenle beslenip, eğitilir. Üç dört yaşını doldurmamış ve eğitimini yeni bitiren ata eğer vurulmaz. Uzun yola çıkılmaz. Yük taşıyıcılar uzun yola yavaş – yavaş, alıştırılarak hazırlanır. Özenle besleme, banyo, taşlık alanda süratli gezindirme, ahırın temizliği, kuruluğu, ısının yeterli düzeyde olması, atın uzuvlarının güçlenmesi ve sağlamlaşması için gereken önemli ayrıntılardır.

 

Atı çok olanlar onları gruplar halinde beslerlerdi. Bir grup 12 ile 20 kısraktan (dişi at) oluşur, her grupta bir aygır ( erkek at ) bulunurdu. Aygırlar liderlik, sevk ve idareden sorumludur. Kısrakların gruptan ayrılmasına müsaade etmez, gruba katılan kısrakları ise kabul ederler. Diğer bir aygırın gruba katılmasını istemez, gerekirse onunla kavgayı göze alır. Zor ve tehlikeli anlarda aygır kısrakları toplayarak güvenli bir korunağa götürür, bu şekilde onları korumuş olur.

 

Yetiştiriciler aile damgasını atın sağ veya sol baldırına vururlardı. Atı kaybolan bu damga sayesinde atını tanırdı.

 

Birçok halk Adigeleri ve Adige atlarını iyi tanır. Emidio Doritrlli De’ Askoli’nin yazısına göre Adige Atları yeterince hızlı ve güzeldir. Ona binen Adige atlısı da cesim ve ince belli, diğer bir deyişle ata yakışmaktadır. (49, s. 63 – 34 ).

 

James Bell Adige gençlerinin ustalıkla at bindiklerini, atın da onun isteklerini nasıl yerine getirdiğini gördüğünde hayretler içinde kalmıştı. At son süratle koşarken, ona binen genç tüfeğini kınından kapıp havaya fırlatılan kalpağı vurabilir, attan atlayarak ayakları yere değer değmez tüfeğini doldurur, aynı anda arkasından tekrar ata biner, kılıcını kınından çıkarıp saldırı için hazır vaziyeti alabilirdi (13, s. 475). Ünlü Alman bilim adamı Karl Kokh Adigelerin atçılığının öneminin onların atlara gösterdikleri sevgiden ve bütün Kafkasya’da Adige atlarının diğer at cinslerinden 5 – 6 kat daha pahalı olmasından anlaşılabileceğini belirtmektedir. (22,s.618,619).

 

Giovanni Lukka’nın anlattıklarına bakılırsa Adige atları Tatar atlarından daha süratli idi (1,s.72). Bu nedenle Tatarlar sürekli Adige atı, eğeri ve koşun takımı satın alırlardı (10, s. 154). Belçikalı ünlü bilim adamı Jann Charl De Bess (5) şöyle yazar: ‘’ Klaprot’un söylediğinden farklı olarak bunların ( Adigeler – Ç. A.) atları yükseklik açısından süvariliğe elverişli ve hızlıdır. Üstelik yokuş çıkmada ve ağırlık taşımada ben bu atlar kadar dirayetli olanını görmedim…’’

 

İsveç kralı XII. Karl’ın emriyle 1911 yılında Kuzey Kafkasya’ya gelmiş olan Fransız Şövalyelerinden Abri De La Morta’nın yazdıklarına göre; o Adige kadınlarının omuzlarında okluk, ellerinde yay ve kollarında avcı şahin kuşu ile tıpkı erkekler gibi avlanarak, üstünde dörtnala dağda bayırda at koşturduklarına defalarca şahit olmuştur ( 1,s. 136,138 ). Adige üniforması göz alıcılığının dışında, hafiflik ve estetik açıdan da at binmeye uygun olduğundan birçok halk tarafından benimsenmiştir.

 

Kitaplarda anlatıldığına göre, Adige atının ünü ve değeri nedeniyle onun hediye olarak verilmesi hediye alana tarifi imkansız mutluluklar bahşederdi. Bu nedenle bir Adige, birini sevindirmek veya onurlandırmak istediği zaman ona genellikle kendi atını layık görürdü. Sözgelimi, Romanov ailesinin krallığı ele geçirmesi nedeniyle ( Mikhail Romanov’un Rus çarı olduğu yıl 1613 yılıdır.) 1616 yılında Adigeler iyi dileklerini bildiren konuşmalar eşliğinde ( exhuexhu ) ona en iyisinden 12 at hediye etmişlerdi.( 5, s. 15)

 

1632 Yılında Çerkesske Qudyenet (6) in oğlu Kyelmamet Mırza Rus Çarının yanına gittiğinde ona iki at hediye etmişti. Onunla birlikte giden Arestlen kardeşler de ( Briuq ve Tonjenxhan ) iki at hediye etmişlerdi. 1634 Yılında Kyelmamet Mırza Tekrardan Rus Çarına iki, arkadaşı Arestlen Tonjenxhan da iki at verdiler. 1636 Yılında Çerkesska Mutçsal Rus Çarı Mikhail Fedoroviç’e dört at hediye eder. 1638 Yılında Yyldar Mırza üç, Tsçırkov Murza dört atı birlikte verirler. Bölgemizden götürüp vermelerini beklemeden çar kendisi de Adige atı edinme imkanları aramıştır. Bu konuyla ilgili olarak Mikhail Fedoroviç’in emrinde bulunan ve Terç’ de yaşayan Syemen İvanoviç Csekhovskoy, Savve Potapoviç Narbekov, Grygory Uglev gibilerine 1641 Yılının Ekim ayında gönderilen şu belge ilginçtir:

 

‘’ Bana ulaşan haberlere göre Çerkesse Qudyenet’in oğlu Kyelmamet Mırza’nın oldukça iyi bir atı var. Bu at eğerimize yakışacaktır, kendisi de atı vermeye razı. Atı korumak için beraberinde bir Uerq ekibi de eşlik edecektir. Bu fermanımı alır almaz o atı Kyelmamet Mırza’dan alarak gemiyle Astrakhan’a getirin. Atı yürütürseniz zarar göreceğinden endişeleniyorum. Astrakhana yetişince onun büyüğü ( voyvoda ) Nikita İvanoviç Odoyevsk’in ekibine tutanak eşliğinde teslim edin. Atı dikkatlice gemiyle yanıma getirmelerini emrettiğimi söyleyin’’. ( 20.t. 1 doküman No: 132, s. 205, 206 ) Bu fermanın eline geçmesine iki ay kala Eylülün 12. gününde Nogay Ordusu Adigelere saldırır. Kyelmamet Mırza saldırıda direnenler arasında Balk yakınlarında savaşırken çarın siparişi olan o meşhur atın ölümüne engel olamaz. Bu nedenle bu at çarın eline geçmez.

 

Belgelerden anladığımız kadarıyla 1645 Yılında Arestlan Tonjenkhan çara dört at götürür. 1648 Yılının 22 Nisan günü Rus Çarı Alexey Mikhailoviç Çerkesske Mutsal ve oğlu Qasbulat’ı davet eder. Mutsal tarafından bu ziyarette çara üç at ve bir tay ( Bu atların ikisi aygır, ikisi de rahvan idi ), (7), iki tüfek, iki yay, oğlu Qasbulat da bir aygır, bir rahvan, bir de yavrulu kısrak hediye eder. Tam da o yıl Çerkesska Yelmırza’nın oğlu Batırby ( Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra Petr adını almıştır) çara iki, Çerkesska Bydaçey’in oğlu Hatokhşıqo ise dokuz at hediye eder.

 

Bu şekilde hediye edilen her atın karşılığında çar da onlara değerli hediyelerle karşılık verir. Örneğin: Baba oğul Mutsal ve Qasbulat’ın 1648 Yılında verdikleri 343 Som değerindeki hediyelere karşılık, 400 Som değerinde değerli elbise ve kaban yapımında kullanılmak üzere birçok deri çardan hediye olarak gelmiştir. Bunun yanında refakatçilerine de birçok hediye ve para vermekle birlikte, onları büyük bir ihtimamla ağırlamıştır.( 20,t.I, Doküman No:182, s. 291,292 ). On yıl aradan sonra 1658 Yılında Qasbulat yine çara yedi at daha hediye eder. Bütün bunlarla birlikte Çar’ın para ile de Adige atı satın aldığı olmuştur. 1647 Yılında Çar Mutsal’a 500 Som gönderir, o da bu parayla altı at alıp Çar’a yollar. ( 20 t. I, doküman No: 177 s. 283, 285 ).

 

Bizim bu belgeleri ortaya koymaktaki amacımız Adigelerin hediye olarak gönderdiği atlarının sayısını toparlamak değildir. Pekiyi o zaman amacımız nedir? Amacımız sadece halkımızın aç gözlülükten uzak akraba ve arkadaşlarına iyilik yapabilmeyi bilen insanlar olduğunu göstermektir. Diğer Adige boyları da akraba ve arkadaşlarına at ve silah hediye ederlerdi. Örneğin Persler, Kırım Tatarları ve Nogaylar ve Kalmuklara. XIX. Yüzyıl başlarında Qeberdeyde at yetiştiren ve kaliteli damızlık at geliştirme konusunda çalışmalar yapan 58 hara vardı. Jann Csarl De Bess’in yazılarından anladığımıza göre sadece Misost 3.000 kadar ata sahipti. Diğer büyük baş hayvanlarının sayısı da bundan daha az değildi. ( I, s. 337 ).

 

1864 yılında Rus – Kafkas Savaşlarının henüz bittiği zamanlarda Qeberdeyde 300 den fazla atı olan 169 aile vardı. 100 den 200 ‘e kadar at sahibi olan aile sayısı 14, 200 den fazla atı olan ise 9 aile idi. Bu 192 ailenin toplam 728 aygırı ( erkek at ), 13.174 kısrağı (dişi at ) vardı. Sadece Cselber kardeşler 100 aygır ve 1500 kısrak sahibiydiler. Hatokhcsoqo Teymıryqo ile Hatokhcsoqo’nun ise 600 atı vardı.( 5, s. 23 ). O zamanlar Qodzoqo Luqmen ( Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra Dymytri Stepanoviç adını almıştı). Adige atının kalitesinin artırılması ve üretilmesi konusunda birçok faydalı işe imza atmıştır. Bu yüksek tahsilli insanın isteğiyle Balk’ın kuzeyinde haralar açılmıştı. Kuzey Kafkasya’daki Rus ve Kazak ordusunun en çok beğenip seçtiği atlar Adige atlarıydı. Bu nedenle çarın emriyle Maykop’taki hara 1892 Qeberdey’e nakledilmiş ve Acsebiy Harası’yla birleştirilmiştir.(43, s.22). Bununla birlikte Rusya’daki haralarda da 1917 Ekim Devriminden önce Adige atları yetiştirilirdi (26, s. 21).

 

1923 Yılında devlet eliyle Qeberdey’de tekrar haralar açıldı. Yeni birleşen kolhozlarda 1931 yılında SSCB’nin Sovyet Halk Komitesi’nde at yetiştiriciliği ve üretimiyle ilgili yapılan oturumlarda, ülkede açılması planlanan enstitülerde zooteknik çalıştırılması konusunda kararlar alındı. Bu enstitülerin biri Moskova’da açıldı. Aynı yılın eylül ayında da eğitime başlandı. İkincisi 1932 yılının yazında Psihkuabe’de (Pyatigorsk ) at yarışlarının yapıldığı Qeberdey Haras’ında açıldı. Bu okul Yesentvigu’e taşınarak iyi binek atlarının üretimi, kaliteli atların yetiştirilmesi konusunda çalışmalarını yoğunlaştırdı. Burası daha sonra yabancı ülkelerden getirilen kaliteli damızlık aygırların üretimi için kullanılan bir merkez haline geldi.

 

Adige atlılarının karakışta kar altında Kafkas Dağlarını çepeçevre dolaşmalarına bütün dünya şahit olmuştu. Fırtına ve ayazda, taşlı- kayalı dağları aşmış olan Adige atlıları Klukhor geçidinden geçerek görenleri hayrete düşürürcesine Sonem’e girdiler. Bırakın kış mevsimini, yazın bile buradan geçebilen atlı sayısı çok sınırlıydı. (5,s. 41, 42). Üç bin kilometrelik yolu aşıp Kafkasya’yı çepeçevre dolaşan bu grup, daha üç ay bile geçmeden tekrar yola çıkarak 600 kilometrelik uzun Nalçik – Rostov yolunu 4 günde kat ettiler. İlginç olan şu ki; iki yolun da tamamını atlar ve atlılar eksiksiz olarak tamamladılar. Bu atlılar Adige atının kahramanlığını, gücünü ve dirayetini işte bu şekilde ispatladılar.

 

1937 Yılı Aralık ayında Vaskhnil’de yapılan toplantılarda dünyanın en ünlü 5 - 6 binek atı cinsi arasında Adige atlarının da adı geçmiştir ( 26, s. 16 ). O yıl yarışan bütün atları geride bırakan Adige atı Aslenbeç ( Aslen – Gali – Acsped ) şampiyon olmuştu. (8). 1940 Yılında Dünya Şampiyonasında birinciliği kazanan 1934 doğumlu Adige atı Babak ( babası Borey, annesi Jantyl ) S.M Budanya’nın adını taşıyan haradan getirilmişti.

 

1941-1945 yıllarındaki ikinci dünya savaşında ve önceki yıllarda pek çok seçme at orduya kazandırılmıştı. Orduya binek atı olarak seçilenler 147 cm. den kısa olmayanlardı. Ancak Adige atları 142 cm boyunda oldukları halde talep görüyordu. Bu atlar o çetin savaş yıllarında birçok zor işin üstesinden kolaylıkla geldiler. Sovyetler Birliğinin seçkin kahramanlarından Ukraynalı partizan lider S. A. Kovpak şöyle demişti : ‘’ İster orman altında, yamaçta, yokuşta olsun ister bataklıklarda, atın gösterdiği beceriyi gösterebilecek bir tek makine dahi yoktur. Binek atı olarak ordumuza verilen atlarla birlikte cumhuriyetimizin atlı süvari birlikleri Rostov yakınlarında düşman karşısında kahramanca savaştı.’’( 47).

 

Savaşın devam ettiği 1945 yılının Nisan ayında SSCB’nin Sovyet Halk Komitesi ile VPK(B) Merkez Komitesi, kolhoz ve sovhozlarda birçok haranın kurulmasını ve bu haralardan daha fazla faydalanılmasını karalaştırmışlardır. Bu çalışmalar kolhozlarımızda hayata geçirilerek savaşta büyük bir fakirliğin içine düşmüş olan Ukrayna’nın Velikaya Aleksandrovka Rayonuna büyük katkıda bulunulmuş, bu çerçevede buraya birçok büyük ve küçükbaş hayvan hibe edilmiştir. Aynı yıllarda Adigeler ve Kuzey Kafkasya’nın diğer halklarının buraya gönderdikleri atlarla Velikaya Aleksandrovka köyünde kaliteli atların bulunduğu bir hara kurulmuştur (19, s. 235 )( 9 ). 1946 yılında ülkemizde yetiştirilen iyi cins atların uzun mesafe yürüme yarışmasında Quba Köyünden Ali Qadım’ın Adige cinsi atı 250 kilometrelik yolu 25 saatte yürüdü. Bu ünlü at seyircilerin hayret dolu bakışları arasında yarışın son iki kilometresini de dörtnala koşarak varış yeri olan Moskova hipodromuna birinci sırada girdi.

 

Ne yazık ki bu güçlü at aynı yıl hayatını kaybetti. Quba Köyü sakinlerinin anlattığına göre, yarıştan dönen Ali Qadım kısraklarını yılkıya gönderir. Pırıl pırıl güneşli bir günde atlar yılkıda dağılmış yayılırlarken, birden kara bulutlarla kapanan gökyüzünden soğuk bir fırtına kopar. Sağanak yağmurdan sonra başlayan tolu atların korkuyla bir uçuruma doğru koşmalarına neden olur. Atları uçuruma doğru göndermemek ve tehlikeli araziden korumak isteyen bu aygır, at sürüsünün önünü kesip onlarla mücadele eder. Onları ağzıyla yelelerinden tutup yerlere atar. Böylece önden gidenleri durdurur. Tekrar aynı yöne koşmalarını engellemek amacıyla atlarla onların gitmek istediği uçurumlu bölge arasında koşarak tur atmaya başlar. Bu şekilde tur attığı bölgede bir çukura birikmiş olan tolunun üzerinden atlamak ister. Yağmur suyuyla karışmış olan tolunun ıslattığı yamaçtan aşağıya doğru kaymasıyla, birlikte at da uçurumdan aşağı yuvarlanır. Bu ata ismini veren, onu küçüklüğünden beri besleyip eğiten aygır çobanı Dıcsekv Aly telaşla atlara doğru koşarken olan biteni görür. Çabucak bindiği attan inerek bulunduğu tepenin üzerinde doğrulup karşı yamacın yankısıyla birlikte aşağıya doğru:’’ A-a-a-l-y-y-y Q-a-a-a-a-d-ı-ı-ı-m !!! ‘’ diye uzun bir çığlık atar. Aşağıya baktığında bu kanlı - canlı aygır buz, taş, su ve topraktan oluşan büyük bir kütlenin içinde kafasından başka bir yer görünmeden yatmaktadır. Dicsekv Aly aşağıda yatan atın iki gözünden gelen yaşların yanağından aşağı aktığına büyük bir hayretle şahit olur. Bu durum karşısında dayanamaz, olduğu yere çökerek uzunca bir süre hıçkırıklarla ağlar. Bu at ve adam o derece birbirlerini sevelerdi ki; atın ölümünden yıllar sonra bile Dıcsek Aly ömrü boyunca besleyip sevdiği aygırının her anılışında gözyaşlarına hakim olamaz. Bu olayı yıllar sonra Quba Köyü’nden Hesen’in oğlu Melbakhue Boris’ten dinledim.

 

1952 yılında Adıge atları tekrar 500 kilometrelik uzun bir yürüyüş için yola çıkarlar. Yolun yarısı iniş ve yokuşlardan oluşmakta, bataklık, sel ve taşlık arazinin içinden geçmekteydi. Bununla birlikte yürüyüşe elverişli alanlar da mevcuttu. 28 Mayısta Nalçik Hipodrumu’ndan başlayan yürüyüşte Csegem – Baxhsen – Zeyque – Gundelen – Heymacse Yaylası – Qermeheble (Kamennomostskoye ) – Dzeliquequaje – Quba – Soldatskaya – Qalekvih – (Proxladny ) – Maysky – Abey Kasbası ( Wrojayhoye ) – Pos adlı yerleşim yerleri gidiş güzergahı, Tersky – Andzorey ( Stary Lesken ) – Jemthele – Sovetsky – Djerpedjej – Dolinsk – Nalcsik adlı yerleşim yerleri de dönüş güzergahını oluşturmaktaydı. Atlılar atlardan hiç inmeden her gün 10 - 12 saat yol yürümekteydiler. Bu grup aralık ayının 5’inde Nalçik’e ulaştıktan sadece 2 saat sonra atlarla 2 kilometrelik bir sürat yarışı daha yapmışlardı (43, s. 26 - 27).

 

Adige atının tarihinde bu gibi birçok istatistiklere ulaşmak her zaman mümkündür. Ülkemizde ve başka ülkelerde bu gün hala yaşayan ve anılan Adige binek atı iki cinstir.

 

a) – Adige Atı ( Qeberdinskaya Poroda ). Bu at görünüş itibariyle fazla yüksek değildir. Aygırların yüksekliği: 150 cm. Göğüs çevresi 180 cm. Ayak bileği çevresi 20 cm. Kısrakların Ölçüleri ise 147 – 177 – 19 cm. Üç yaşlı Adige atlarının en hızlıları 2.4 kilometrelik yolu 2. 44 dakikada koşmuştur. Hızlı koşmalarının yanında Adige atları, çok yük taşıma ve kuvvetli olma özellikleriyle de bilinirler. Proyekt adlı erkek yarış atı 50 kilometreyi 1 saat 41 dakika 25 salisede koşma başarısını gösterdi. Bu cins atların ülkemizdeki toplam sayısı 10.000 den azdır. (6, s.49 ).

 

b) İngiliz – Adige At Cinsi ( Anglo-Qabardinskaya Poroda ): Bu at cinsinin en süratlisi, 2. 4 kilometrelik yolu 2. 36 saate koşabilmiştir. Bu cins atlar ülkemizde Malke Harası ile Stavropol Bölgesinde Malokaraçeyevske Harasında ağırlıklı olarak yetiştirilmektedir. (6, s. 42).

 

İleriki yıllarda Adige atlarının ünü ve kalitesinin artıp artmaması öncelikle Cumhuriyetimizde bu işle ilgilenen haraların, köylerdeki çiftliklerin tek başına veya grup olarak, at yetiştirmeye başlayan herkesin atlarla ilgili bilimsel gelişmeleri ve buluşları takip edip etmemelerine bağlıdır. Bol ürünümüz olursa mutlaka iyi atlarımız da olur. ‘’ İyi at sahibinin aynasıdır’’ sözünü bu yüzden söylemiştir Adigeler. At binip yola çıkmadan önce bu konuyla ilgili Adige Xabzelerinin ( örf ) öğrenilmesi gerekmektedir. Ata binerken uygulanan usuller, at üstünde giderken uygulanan usuller, kadınla karşılaşıldığında uygulanacak usuller, bir büyüğe veya atlı bir gruba rastlandığında uygulanacak usuller, haçvecslerdeki ( misafirhanelerdeki ) usuller.

11/8/2008

DİASPORAMIZA ÇAĞRI


Değerli Soydaşlarım,

Sevgili Kardeşlerim.

Kısa bir süre önce Kosova�nın bağımsızlığının tanınmasıyla sonuçlanan son derece önemli tarihi bir sürece hep birlikte şahit olduk. Bu süreç, Abhazya Cumhuriyeti Devleti�nin Bağımsızlığı�nın da uluslararası camia tarafından tanınmasının uzun zaman almayacağı konusunda umutlarımızı daha da güçlendiriyor. Esasen dünyadaki politik dengeler hangi yönde değişirse değişsin halkımızın hedefinden en küçük bir sapma göstermeyeceği muhakkaktır. Ancak Kosova�nın tanınması da  Abhazya açısından göz ardı edilemeyecek bir emsal teşkil etmiş ve bu konudaki çalışmalarımızda  güçlü bir dayanak noktası olmuştur.

Bizim temel hedefimiz devletimizin tanınmasını sağlamak, ülkemizi ve ulusumuzu Gürcistan�ın neden olduğu tehditlerinden koruyabilmektir. Bu amaçla Abhazya yönetimi olarak tüm gücümüzle ve her alanda tam bir seferberlik ilan etmiş durumdayız.

Bu yüzden her zamankinden daha çok güçlü olmamız, dayanışmamız ve ulusumuzun geleceği için omuz omuza vermemiz gereken çok özel bir dönemden geçmekteyiz.

Tarihin bizlere sunduğu bu şansın önemini kavrayarak halkımızın yaşadığı her noktadaki tüm kuruluşlarımız, Abhazya�nın tanınma mücadelesinden yüz akıyla çıkabilmesi için kesin bir beraberlik içinde olmalıdırlar. Bu süreçte Abhazya devletininde tüm gücüyle yanı başınızda olacağına inanmanızı isterim. Karşılıklı olarak güçlerimizi birleştirdiğimizde de herkesin gıpta edeceği örnek bir başarıyı elde ederek hedefimize ulaşacağımıza tüm kalbimle inanıyorum.

Bu gün kişisel sorunlarımızı bir kenara bırakmamız ve tüm gücümüzü asıl problemin çözümüne sarf etmemiz gerekmektedir.

Devletimizin ve milletimizin geleceği ve onlarca yıldır sürdürdüğü tekrar bağımsız bir devlet olma mücadelesi için Abhaz-Abaza ve diğer Kuzey Kafkasyalı kardeşlerimizin oluşturdukları tüm kuruluşların, özellikle de Kafkas-Abhaz Dayanışma Komitesi ve bir çok ülkedeki Abhazya Devleti Temsilciliklerinin tam bir dayanışma ve senkronizasyon içinde hareket etmelerinden başka yolumuz bulunmamaktadır. Bu kuruluşlarımızın bir an bile vakit yitirmeden derhal çalışmalarına başlamaları büyük önem taşımaktadır.

Sizlerin desteğinize güveniyor ve inanıyorum!

En derin saygı ve sevgilerimle.

Sergey BAGAPŞ
Abhazya Cumhuriyeti Devlet Başkanı

Sukhum - 07 mart 2008

11/8/2008

ÇERKES MASALLARI-İNSANIN ÜSTÜNLÜĞÜ



Adıga Pşisexer, 21

Anlatan: Şşeweş’ü Mos,

Anlatım Yeri ve Yılı: Tuapse kenti, 1952.

Derleyen: Hadeğal’e Asker.



Hayvanlar yaşam kurallarına, görev ve sorumluluklarına ilişkin kararlar almak, işbölümü yapmak üzere kendi aralarında bir toplantı yapmışlar ve önemli kararlar almışlar. Alınan kararlar toplantı başkanı tarafından duyurulmuş:

“Balık!” demiş başkan, “Sen suda yaşayacaksın ve sudan hiç çıkmayacaksın!”

“Tilki!... Hileli dolambaçlı, ince işleri sana bırakıyoruz!”

“Koca kurt!.. Sen güçlüsün, kuvvetlisin. Herkes senden ürker, korkar. İstediğini yer içersin, dilediğin yerde keyfince yaşarsın.”

Herkese konumlarına uygun görevler verilmiş.

“Peki, kuvvet ve cesareti kim temsil edecek? Kıralımız kim olacak” demiş biri, henüz açıklanmayan konuları gündeme getirmiş.

Bir öneri gelmiş birinden:

“İçimizde en güçlü ve cesur olan aslandır. Onu kıral yapalım. İri gövdesi, heybetli görünümüyle buna en layık olan odur.”

Öneri kabul edilmiş ve Aslan, kıral seçilmiş.

“Peki, akıl ve tekniği kime verelim” demiş biri.

“Onu insana verelim” demiş bir başkası, “onun gücü, kuvveti filan yok, zavallı başka türlü sürdüremez yaşamını.”

Balık söz almış:

“Sakın ha öyle bir şey yapmayın, akıl ve yeteneği insana vermeyin!”

“Neden” diye sormuş hayvanlar, “Çok yerinde bir öneri.”

“Eğer akıl ve tekniği ona verirseniz, her şeye karışır, ne karada ne denizde hiçbirimiz rahat yüzü göremeyiz. Sen de aslan! Sen de kurt! Sen de tilki! Hiçbirinize rahat yüzü göstermez, her şeye egemen olur.”

Kıral katılmamış yapılan itiraza:

“Akıl ve tekniği insana verelim” demiş, “onun yapacaklarına ben kefilim. Bir şey olacak olursa hesabı benden sorulsun. Güç ve kuvvet bende iken, insan ne yapabilir ki!... Yanlış yapmaya kalkarsa canına okurum, ayağımın altına alır, ezer geçerim. Siz kafanızı yormayın.”

Aslanın teklifi kabul edilmiş, toplantı sona germiş. Karar da orada bulunmayan insana sonradan duyurulmuş.

Aradan zaman geçmiş, hayvanlar ormanda dolaşırken, ağaç kesen bir insana rastlamışlar. Yaptığı işin doğru olmadığını, ağaçları kesmemek gerektiğini söylemişler insana, ayrıcı durumu aslana da bildirmişler.

Aslan bu işe pek bozulmuş: “Demek oyla ha!.. Şimdi ben ona gösteririm. Gücüm, kuvvetimle cezasını vereceğim ilk insan buymuş demek!.. Aynı zamanda ilk azığım da!..” demiş ve yola koyulmuş.

Aslanın öyle hiddetli bir şekilde geldiğini görünce insan, işini bırakmış, pek aldırış etmez gibi kestiği dalların üzerine oturmuş, kendisine doğru gelen aslana gülümseyerek bakmış. Aslan insanın bu umursamazlığına daha da içerlemiş:

“Ne sırıtıp duruyorsun öyle... Ben seni gebertmeye geliyorum oysa... Hem neden kesiyorsun bakim sen bu ağaçları? Kimden izin aldın? Benim haberim olmadan ormandan bir yaprak bile kesemezsin. Orman bizim yuvamız, bilmiyorum musun?” dedi.

İnsan gayet soğukkanlı bir şekilde:

“Yüce kıralımız, izin verin de anlatayım. Sonra isterseniz kararını uygulayın.

Kudretli kıralımız aslanın düşmanı çok olur, dedim. Onu kıskanıp çekemeyenler günün birinde birlik olup saldırırlarsa diye, ona başkasının giremeyeceği bir sığınak, bir korunak yapmak istedim, hem ağacı değil, yalnızca bazı dallarını kestim ben, budadım yani. Kıralımız bu korunağa girdiğinde kimse ona bir şey yapamaz. Böylece hem kıralımızı korumuş olurum, hem de akıl ve tekniğin nasıl işe yaradığını göstermiş olurum, dedim. İşte bakın, bu korunağı sizin için yapıyorum.

Gülümseyişime gelince; bakın ben sizi nasıl düşünüyor, sizin için nasıl çalışıyorum, siz ise benim için neler düşünüyorsunuz. İşte ben bu garipliğe gülüyorum yalnızca.”

“Haa, öyle mi!.. Ben onu bilemedim” demiş aslan, “aferin, iyi düşünmüşsün, işine devam et öyleyse, korunağımı çabuk bitir!”

Bunun üzerine insan işini çabuklaştırmış, kısa bir süre sonra etrafı kazıklarla çevrili, üstü örtülü, kapısı da olan bir barınak yapmış ve aslana haber göndermiş. Çok geçmeden gelmiş aslan, sağını solunu iyice bir kontrol etmiş, pek beğenmiş.

“Değerli kıralımız!” demiş insan, “bir de içeriden bakın, size layık bir korunak yapabilmiş miyim? Bir eksiği kusuru var mı? Kontrol edip bildirirseniz...”

Aslan hemen korunağın içine girmiş.

“Nasıl?... Dışardan görünüyor muyum?” diye sormuş insana.

“Efendimiz, kuyruğunuz dışarıda kaldı onu da içeri çekerseniz..”

Aslan kuyruğunu toplayıp içeri çekince, insan barınağın kapısını kapatmış, kapıyı sürgüleyip aslanı hapsetmiş.

“Ey benim koca gövdeli, kudretli kıralım, akıl ve teknik olmadan bir şey yapamazsın. Bak işte şimdi seni hapsettim. Benim iznim olmadan oradan çıkamazsın. Açlıktan ölüp gidersin.”

Aslan kükremiş, barınağın orasına burasına pençeler atmış, ama boşuna. İnsanoğlu barınağı çok sağlam ve dayanıklı yapmış. Aslanın çıkması olanaksız. Çaresiz, homurdanarak dönenip duruyormuş. Bağırmış, bütün hayvanları yardıma çağırmış. Kafesi parçalayıp kendisini kurtarmalarını istemiş. Hayvanlar kafesin etrafında toplanmışlar, olup biteni görüp anlayınca:

“Eyvah!” demişler, “koca aslanı zapt edip buraya kapatan insan, kim bilir bize neler yapmaz!” Korkudan ödleri kopmuş, sağa sola kaçışmışlar, ormanın derinliklerinde kaybolup gitmişler.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

11/8/2008

ARKADASLIK UZERINE












AH ŞU ÇILGIN TÜRKLER KİTABINDAN ALINTI ....

 


Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker en iyi arkadaşının az ileride,
kanlar içinde yere düştüğünü gördü.

İnsanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındaydılar.
Asker teğmenine koştu hemen:
- Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi?
   'Delirdin mi?' der gibi baktı teğmen...

- Gitmeye değmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş.

   Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!
Ama asker o kadar ısrar etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı.
- Peki, dene bakalım!
Asker yoğun ateş altında fırladı siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gitti,

yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi taşıdı. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.
Teğmen koşup yaralıya bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü:
- Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim! Bu zaten ölmüş...
- Değdi Komutanım, değdi! dedi asker.
- Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun?
- Gene de değdi komutanım, çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu...
  Ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için...

  Ve hıçkırarak, arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
  'Geleceğini biliyordum!'…
..




GELECEĞİNİ BİLİYORDUM!

Kalbimizde 'arkadaşlık' denilen bir mucize var.

 

Nasıl olduğunu, nasıl başladığını bilemezsiniz.

Ama bunun özel bir armağan olduğunu,

Allah'ın bir lütfu olduğunu bilirsiniz.
Gerçekten de arkadaşlar nadide mücevherlerdir.

Yüzünüzü güldürüp, başarmanız için cesaret verirler.
Sizi dinlerler ve kalplerini açmaya hazırdırlar.
Bugün arkadaşlarınıza, onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin.

CERKEZ MUZIKLERINI BURADAN DINLEYEBILIRSINIZ. BLOG HAKKINDA DUSUNCELERINIZI EN ALTTA BULUNAN ZIYARETCI DEFTERINE YAZABILIRSINIZ..
Get Your Own Player!


Hakkımda
Son Yazılarım
Kategorilerim
    Bağlantılarım

    Arkadaşlarım

    Herhangi şey

    Herhangi şey
    Template By
    Free Blogger Templates
  • benyaziyorum free blogger template
  • <$BlogTitle$>
    radyo




    Create Your Custom Message

    AKYOLAL MURAT
    ADIGE-CALEJ
    KARAELLI KOYUI
    DOSGOK


    Murat_akyolal@hotmail.com
    www.karaelli.blogcu.com
    www.ugurcanbolat.com


    Backgrounds From myglitterspace.Com