| |
| |
|
| |
20/3/2008

Göç, iç ve dış göç şeklinde ele alınabilir. Göç coğrafi hareketlilik halindeki bir topluluğun bir bölgeden veya bir ülkeden diğerine hareket etmesidir. Tabii afetler, harpler, tarımda makineleşme, kitle haberleşme araçları, genç nüfus, ekonomik sebepler ve terör göçlere sebep olabilmektedir (Erkal-Baloğlu, 1997: 123-124). Coğrafya başta olmak üzere, iktisat, sosyal psikoloji ve sosyoloji gibi göç olgusunu inceleyen disiplinler arasında konuya en geniş açıdan bakan bilim dalı sosyolojidir. 'Çünkü sosyolojik tahliller coğrafi değişmelerden ziyade sosyolojik boyut ve çerçevedeki değişmeleri dikkate alır. Örneğin, göçün ortaya çıkaracağı sosyal hareketlilik, göç sebepleri, uyum, göçe neden olan kararların oluşumu, göç sürecindeki ayıklama safhaları ve sonuçları ile göç edilen ülke ve göçe kaynak olan ülke halkları üzerindeki etkileri sosyolojinin ilgi alanı kapsamındadır (Gezgin, 1994: 14 ). Göç türleri incelenirken ele alınan "mesafe" kavramı genellikle kıta içi ve kıtalararası göçlerle ilgilidir. Bir ülkenin milli sınırları içerisindeki nüfus hareketlerine iç göç, nüfusun ülke sınırları dışına yönelik yer değiştirmesine ise dış göç denir. Mahiyetleri itibariyle bu tür göçlerde fiziksel mesafe kavramının hiç bir önemi yoktur (Gezgin, 22). Mecburi göçlerde, göç kararı göç edenin iradesini dikkate almamaktadır. Zorunlu iskân politikaları yahut bir savaş veya doğal afet nedeniyle ortaya çıkan göçler mecburi göçlerdir. 'Göç edenin iradesine dayalı olmayan yer değiştirmeleri klasik anlamıyla göç saymama eğilimi de mevcuttur. Bu eğilimin nedeni "sürgün" kavramının göç kavramından ayrı bir kriterle incelemeye tabi tutulması gereğine dikkat çekmek olmalıdır' (Uysal, 1996: 141). Yukarıdaki tanımlardan açıkça anlaşılacağı üzere, Çerkeslerin Kafkasya'dan Anadolu'ya gelişi bir sürgün olup, bu kütlesel nüfus hareketinin göç olarak isimlendirilmesi doğru değildir. Çerkeslerin sürülme sebebi Ekonomik, dini, siyasi ve kültürel sebepler yanında tarih boyunca en çok karşılaşılan göç sebebi savaşlar olmuştur. Kafkasya'dan Anadolu'ya kitleler halinde akan nüfus hareketinin de -siyasi ve dini boyutu da olmakla beraber- en mühim sebebi iki asır devam eden Rus savaşlarının Çerkesler aleyhine mağlubiyetle sonuçlanmasıdır. Sürgün güzergâhı 1859-1864 yıllarında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya'da, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum vd. limanlardan bindirilip Osmanlı Devleti'nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indiriliyordu. 1865-1866 tehciri ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 tehciri kara yoluyla gerçekleştirildi. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin, Kabardey muhacirleri göçürülmüştür. Daha sonraki göçler de kara yoluyla yapılmıştır (Berzec, 1986: 114). Sürgün yolunda çekilen çileler Yolda telef olanların feci durumları Trabzon'daki Rus konsolosunun, tehcir işlerini idare etmekte olan General Katraçef'e yazdığı raporda şöyle anlatılır: "Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." İşte bu suretle peş peşe sürüp gelen felâketlerin ve musîbetlerin darbeleri altında inleyen ve eriyen bu kahraman ve fazîletkâr milletin bedbaht bakiyesi de Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak gibi daima tehlikeye maruz bulunan ve daima emniyetsizliğin hükümran olduğu yerlere iskân edilmiştir (Berkok, 1958: 529). Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 Ağustosunda Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" (Berkok, 526). İşte bu yüzden, esaret ve tabiiyeti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terk etmeye mecbur kalmışlardır. Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: "Bu insanlar neden yurtlarını ve babalarının mezarını terk ediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraber getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!" (Berkok, 524). Rus yönetimi, bölgenin yerli nüfustan arındırılarak boşaltılması hususunda zecrî tedbirler alma yanında bir takım kolaylıklar da sağlıyordu. Rus ordusundan ayrılıp gelen ve Osmanlı ordusunda görev alan General Musa Kunduk(ov) Paşa bakınız ne itiraflarda bulunuyor: 'Çeçen reisleri uzun münakaşalardan sonra göçü kabul edip nasıl gerçekleşeceğini sordular. Ben de Gürcistan üzerinden kara yoluyla gideceğimizi ve Rus ordusunun da her türlü kolaylığı ve yardımı yapacağını söyledim... Rus Generali Loris'e gidip 50 bin dönüm kadar olan arazime mukabil 45 bin altın ruble istedim. Derhal ödedi. Fakir muhacirlere sarf etmek üzere ayrıca 10 bin altın ruble daha istedim. Bunu az bularak 20 bin ödedi… Bu şekilde 25 Mayıs 1865'te, aralarında ailem ve akrabalarımın da bulunduğu 3 bin Çeçen aile ile birlikte göç ettik. Geride kalanların tehciri görevini Çeçen mıntıkası naibi reis Sa'dullah'a tevdi etmiştik.' (Kundukov, 1978: 67-70). Modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biri olan Çerkes sürgünü (Henze, 1986: 247) esnasında deniz gibi kan akıtıldı. Gemiye binmek için aç bîilaç kıyıda yağmur çamur içinde, ölüm iniltileriyle bekleşenler, yanaşan gemiye üşüşüp istîab haddinden çok fazla biniyorlardı. Gemiler de daha fazla para alabilmek için çok yolcu alıyor, bu yüzden fazla yol almadan batan gemilere sık rastlanıyordu. 1864 Mayısında, Trabzon'daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu...' (Avksentev, 1984: 61-62). Üç milyon Kafkas insanını zorla yurdundan süren Rusya, bu mazlum ve mehcur millet üzerindeki siyasi emellerine son vermiş değildi. Rus Hükümeti adına General Fadol, Musa Kunduk ile Gazi Muhammed'e şu teklifi sunmuştu: 'Afganistan hududunda Çerkeslerden müteşekkil bir devlet kurmak, Osmanlı Devleti'ndeki tüm Çerkesleri oraya göçürmek, kurulacak devletin Rusya'ya bağlı kalması şartıyla bütün masraflarının Rusya tarafından ödeneceğini garanti etmek.' Her ikisi de bu teklifi reddetmişti. Rusya bu projeyle Afganistan'ı işgal etmekte olan İngilizleri bertaraf etmeyi düşünüyordu (Kundukov, 12). Göçürülen Çerkeslerin karşılaştığı dayanılmaz zorluklara şahit olan bazı Ruslar bile vicdan azabı duyuyordu. Musa Kunduk Paşanın hatıratına bir göz atalım: '… İnsanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; 'Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip de kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah'tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti'ne diyorlar. Ama nasıl ve ne zaman? Onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok.' (Kundukov, 62-63). Tehcir sürecinde geri dönme eğilimi 21 Mayıs 1864'te dört asırlık Rus - Kafkas savaşının batı kesimde de mağlubiyetle sonuçlanmasıyla başlayan büyük tehcir süreci uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti'nden dönüp gelen bazı insanların anlattıkları, Paçe Beçmırza'nın şiirleri, açlık, hastalık ve ölüm haberleri getiren gözyaşı ve hasret dolu akraba mektupları özellikle Kabardey'den göçün devam etmesini engellemiştir (Berzec, 134). Tehcir büyük bir hızla devam ederken, bir taraftan da geri dönme eğilimleri baş göstermişti. Türkiye'deki Rus Elçisi İgnatiev'in 21.02.1872 tarihinde Rus Dışişleri Bakanı'na yazdığı gizli bir yazıda, Türkiye'ye göçmüş 8500 Çerkes ailenin katlandıkları dayanılması zor şartlardan şikayetle Kafkasya'ya geri dönmek istedikleri bildirilmiştir (Berzec, 198). İskân edildikleri yerlere uyum sağlayamayıp geri dönmeye yeltenen muhacirlerin sayısı o kadar artmıştı ki, Osmanlı hükümeti tedbir alma ihtiyacı hissetmişti. 18 Kânûn-ı sâni 1789 tarihli emirname ile Çerkeslerin kaçmasına fırsat verecek her hareketin engellenmesi emredilmiş, bu hususta yabancı deniz nakliyat şirketlerine de 'gemileriyle tek bir Çerkes dahi taşımamaları' resmi yazıyla bildirilmiştir (BOA, Hariciye Nezareti, 122/64). Bandırma civarındaki Yeni Sığırcı köyüne iskân edilen 300 aileden 150'si, oradaki hayata uyum sağlayamayıp anavatana dönmüştür. 1911'de Hac dönüşünde Şam valisi ile görüşen Canıko Bako; on bin Çerkes olduklarını, kendilerine hicret etmek istediklerini söyler, vali de memnuniyetle kabul eder. Canıko, Mehmet Hanaşe ile birlikte bir heyet halinde gelip daha önce iskân edilen köyleri gezer, perişan hallerine şahit olur. Kendilerinin iskân edilmesi için belirlenen Kerk tepelerini gezerler. Bu kayalıkları beğenmeyip Ağustos 1911'de deniz yoluyla İstanbul üzerinden geri dönerler, hiç kimse de hicret etmez (Berzec, 130). İstanbul'daki Çerkes Teavün Cemiyeti sekreteri hukukçu Tsağo Nuri 1913'te anavatana dönerek Kabardey bölgesinde değişik okullarda Çerkes Dili okutmaya başlamıştı (Berzeg, 1995: 247). 1991'de kurulan Kafkas Halkları Konfederasyonu'nun (KHK) fahri başkanı Musa Şenıbe anlatıyor: 'Annem anlatırdı; Dedem yolda (karşıdan gelen gemidekilerden) Türk'e gidenlerin hastalıktan kırıldığını öğrenince yanındakilerle birlikte denizin ortasından dönüp geri gelmiş...' (Şenıbe, 1996). Osmanlı Devleti'nin tehcir ve iskân politikası Osmanlı Devleti'nin Kafkasya ile ilk temaslarını kurduğu 17. Asırdan itibaren ferdi göçler başlamıştı. Büyük göçten önce Osmanlı ordusunda görev almış yüzlerce subay ve bir kısmı vezirlik yapmış 300 paşa vardı. Osmanlı Devleti Kafkasya'yı hakimiyeti altına almak için bu üst düzey insanlardan yararlanmıştır. Musa Kunduk Paşa şöyle anlatır: 'Sadrazam ile görüştükten sonra Berzec Hüseyin Paşanın yanına gittim. Wubıkh Ali Paşa da (Hafız Paşanın kardeşi) oradaydı. Bu iki zat Çerkes muhacirlerinin vaziyetini yakından takip ediyordu. Hüseyin Paşa Osmanlı Devleti'nin göçe hazırlıklı olmadığını, bu konuda Çerkesler için hiç bir şey hazırlanmadığını, bu muhacirlerden ilk büyük grubun durumunun ağıt yakılacak derecede perişan olduğunu belirterek 'önemle rica ediyorum, tehcir meselesinde acele etmeyelim' demişti. Hüseyin Berzec Paşa 1866'da idam edilmiştir (Berkok, 517). Kuruluşundan beri iç problemlerini çözmede tehcir ve iskân metoduna sıkça başvuran Osmanlı Devleti, 9 Mayıs 1857'de tehcir kanununu çıkarmıştır. Bu arada Rus Çarıyla gizlice ittifak etmiştir... Göçenlerin mal, can ve hürriyetleri, sair tüm hakları sultanın garantisi altında idi. Her tür vergiden muaf olarak arazi verilmesi vaat edilmişti. Anadolu'ya yerleşenler 12 yıl askerlikten muaf tutulmuştu. 1860 yılında İskân-ı Muhacirîn Komisyonu kuruldu. Bunda ekonomik ve politik çıkarlar gözetilmişti. Buradan anlaşılıyor ki Çerkeslerin göçürülmesi, Osmanlı Devleti'nce planlanmış, sonraları gelişen fiili durumdan çok daha önce programlanmış bir iştir.' (Karpat'tan naklen Berzec, 47). Nefy ve iskân, yönetim politikalarından en barizleri olan Osmanlı Devleti (Barkan, 1949-50: 524 vd.) bu tehcir ile yüz yüze kalmış olduğu bir çok problemini halletmeyi de düşünmüştü (Berzec, 120). Rusya'nın iskâna müdahalesi Yurdundan zulüm ve kanla sürdüğü milyonlarca insanı gittiği yerde de rahat bırakmayan Rusya, onların nerelerde iskân edileceğine de müdahale etmiştir. Rusya'nın 2 Mart 1878'de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna yakın yerlerde iskân edilen Çerkeslerin iç bölgelere götürülmesi hususu üzerinde durulmuştur (Berzec, 126). Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli'den Anadolu'ya göçürülmüştür. Tehcir edilen Çerkes sayısı Büyük tehcirle ilgili resmi istatistik bilgilerinin tamamına sahip değiliz. Ancak muttali olunabilen Rus, İngiliz, Fransız ve Osmanlı kayıtlarında 700 binden 2 milyona kadar değişen rakamlar mevcuttur. Osmanlıdaki nüfus hareketlerini inceleyen Obisni İrolitimo 1866'da muhacirlerin bir milyona ulaştığını belirtir (Nartların Sesi, 1980: 15). Prof. Kemal Karpat, 1859-1879 arasında göçürülen Kafkasyalıların, çoğu Çerkeslerden oluşmak üzere 2.000.000 civarında olduğunu, sağ salim Osmanlı Devleti'ne ulaşan muhacir sayısının ise 1.500.000 olduğunu belirtir (Karpat, 1995: 69). Kafkasya'nın hürriyet mücadelesi konusunda değerli bir eser yazmış olan Hızal da tehcirin 1.500.000 Kafkasyalının yurdundan sürülmesiyle sonuçlandığını belirtir (Hızal, 1961: 49). Ancak; Kafkasya'da yaşanan iç tehcirleri, Sibirya ve Orta Asya'ya sürülenleri, Balkanlardan Anadolu'ya, Bandırma civarından Güneydoğuya göçürülenleri, Yahudi - Arap savaşında Golan bölgesinin işgali üzerine Kunaytıra'dan sürülenleri de hesaba kattığımızda, kelimenin hakiki anlamıyla yurdundan sürülen Çerkes sayısı 3 milyonu aşmaktadır. Çerkes diyasporası Çerkeslerin Kafkasya dışında en yoğun yaşadığı yerler, başta Türkiye olmak üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Mısır, Yugoslavya, bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi çok farklı ülkelerden oluşmaktadır. Varna'da halen dört Çerkes köyü vardır ve özel kıyafetlerini ve dillerini muhafaza etmektedirler. Trablusgarp'a 1000 aile gönderilmiş olduğu arşiv belgeleri ile sabittir. Irak, Endonezya gibi hiç tahmin edilmeyecek ülkelerde dahi Çerkes varlığına rastlanmaktadır. Mısır'da üç asırdan fazla hüküm süren Çerkes Memlükleri ayrı bir bahis konusudur. Sürgünün açtığı derin yaralar 'Tehcir operasyonu, binlerce yıllık Kafkas tarihinin en mühim hadisesidir. Bu olay Kafkasyalıların sosyal yapısını, ekonomisini ve politikasını menfi yönde etkilemiştir.' (Berzec, 129). Aynı kanaati paylaşan ve 1864 büyük sürgününün Çerkes toplum yapısında son derece büyük tahribatlara yol açtığını belirten din bilgini Meretowkoe Nuh, Çerkes Tarihi adlı eserinde, gerek 1864'te, gerekse daha sonra devam ederek 1878, 1888, 1890 ve nihayet 1900 yıllarında Osmanlı Devleti'ne vuku bulan göç hareketlerini tenkit etmekte ve vatanın toplu şekilde terk edilmesinin meşru bir gerekçesi olmadığı görüşünü savunmaktadır (Mertûkî, 1912: 34, 61). Büyük Çerkes sürgününün Adıge toplumunun sosyal yapısını derinden etkileyen sonuçlarından biri de, çok sayıda Adıge insanının köle ve cariye olarak satılması olmuştur ki bu olgunun yansımalarını, Ahmet Midhat, Abdülhak Hamit, Sami Paşa-zâde Sezai, Mizancı Murat gibi kendisi veya annesi Çerkes olan bir çok Osmanlı aydınının eserlerinde açıkça görmek mümkündür (Bkz. Parlatır, 1987: 31 vd.). KAYNAKÇA - Avksentev, A., İslam na Severnom Kavkaza, Stavropol 1984. - Barkan, Ö. L., 'Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler', İ.Ü.İ.F. Mecmuası, c.11, s.1-4, İstanbul 1949-50, s.524 vd. - Berkok, İ., Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958. - Berzec, N., Tehcîru'ş - Şerâkise, (Arapçaya çev. İsamu'l - Hasen), Amman, 1986. - Berzeg, S. E., Kafkas Diyasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun 1995. - BOA, Hariciye Nezareti, c.122, dosya no: 64. - Erkal, M. E.-Baloğlu, B. ve F., Ansiklopedik Sosyoloji Sözlüğü, Der Yayınları, İstanbul, 1997. - Gezgin, M. F., İşgücü Göçü ve Avusturya'daki Türk İşçileri, İ.Ü . Yayınları, İstanbul, 1994. - Henze, P., 1986, s.247'den nak. Edris Abzakh,'Circassian Home Page', İnternet, (http.//www.geocities.com./CollegePark/2341/). - Hızal, A. H., Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklâl Davası, Orkun Yayınları No: 4, Ankara 1961. - Karpat, K. H., Ottoman Population 1830-1914, Wisconsin, 1995. - Kundukov, M., Anılar, çev. M. Yağan, İstanbul 1978. - Mertûkî, N., Nûru'l-Mekâbis fî Tevârîhi'l-Çerâkis, Kerimiyye Matbaası, Kazan, 1912. - Nartların Sesi Dergisi, Sayı: 16, Ankara, Şubat 1980, s.15. - Şenıbe Musa ile Röportaj, Nalçik, 01.10.1996. - Parlatır, İ., Tanzimat Edebiyatında Kölelik, TTK Yayınları, Ankara, 1987. Kafkas.org' dan alıntıdır
16/2/2008

Ona oğullarının sonuncusunun
ölüm haberi verildiğinde, ondan ilk duyulan şey şu oldu: "İnna lillahi
ve inna ileyhi raciun" (Şüphesiz Allah'tan geldik ve O'na döneceğiz).
Ve ekledi: "Yüce Allah duamı, çocuklarımı cihad yolunda almayı kabul etti. Allah bu haberi bana vereni mükafatlandırsın."
Tek
bir gözyaşı, hiçbir ağlanma sızlanma olmadı. Ve o anda misafirlerini
doyurmak için koşuşturmaya başladı, hazırlamaması için de
yalvarılamazdı: "Böyle güzel bir haberden sonra sizi nasıl
bırakabilirim? Biz de böyle yapılmaz çünkü."
Evinde olanların en iyilerini çok çabuk topladı ve masaya koydu. Misafirler sadece ev sahibini üzmemek için biraz dokundular. Argunlu Zara Muskiyeva'nın hikayesini ilk duyduğumda, diğerleri gibi ben de onun imanı ve soğukkanlılığına hayret ettim.
Gurbette
Zara'yı hemen bulamadım. O, olayın detaylarını öğrenmek için vatanına
gitmişti. Birkaç gün sonra Muskiyev ailesini yakından bilen tanıyan
ortak bir tanıdığımızın misafirperver evinde görüştük. Bu kişi Abubakar
idi (İbrahim Mecidov), Abdulhalim Sadullayev'in devlet başkanlığında,
devlet başkanlığı genel sekreteri idi.
Ne
acıların, ne yılların yaşlandıramadığı bir kadın görüyorum. Çok dinç ve
canlı. Hiç kimse ona, omzunda zorlu bir hayat olan altmış yaşını
vermez. Onun tüm şüpheleri altüst eden yüksek sesinin hükmettiği evde,
ölüm hakkında üzüntülü konuşmalara artık yer yok, sadece düzenli bir
hayat, hayatın aslında nasıl olması gerektiğine dair düşünceler var.
Zara
anlatıyor: "Sonuncuları İsa ve Ali hayatlarını kaybettiklerinde haberim
yoktu. Akrabalarımdaydım. Ölüm haberi ilk önce oraya geldi. Ama hiç
kimse bana bir şey söylemedi. Gizlediler. Kalbimden korktular. Sonra
eve döndük ve ben her zaman olduğu gibi tespihi aldım. Ve her zaman
olduğu gibi mücahitler için zikrettim. Oğullarımı hiçbir şekilde
diğerlerinden ayırmadım. Alllah'a hepsini esirlikten ve
haysiyetsizlikten koruması için dua ettim.
Saat dokuzda, haber saatinden önce Abubakar karısıyla birlikte bize geldi ve şöyle dedi: Henüz bir şey bilmiyor musunuz yoksa?
Ben de diyorum:
- Anlat, neler var orada?
Abubakar şöyle diyor:
- Kahramanlığınızı bilerek, size bir şey söylemeye karar verdim. Güzel bir haber. İsa ve Ali şehit oldular, İnşallah.
Benim için bu büyük bir sevinçti. Ardından Abubakar’a çok teşekkür ettim… Ölünceye kadar Allah'tan onun için rahmet isteyeceğim.
İşte
o zaman oğullarımın babası, kendisinin ve kız kardeşinin haberi akşam
altı haberinde duyduklarını, ancak söylemek için uygun bir vakit
beklediklerini söyledi".
Beş
oğlunu yitiren bir annenin kalbini hayal etmek benim için zor. Ama o
ben sormadan davranıyor ve şöyle diyor: " Kalbim taş gibi. Allah'ın
izniyle Allah'tan başka kimseyi dinlemez. Sebep yokken nasıl
ağlanabilir? Ölenleri değil yaşayanları düşünmek lazım. Şu dakikalarda
ormanda geceleyen veya düşman eline düşebilecek olanları".
Zara
münafık ve işgalcilerin eline düşenlerin başına neler geldiğini
biliyor: kendisi de buralardan geçti. Tsotsan-Yurtlu 'cesur' gençler
yalınayak ve başı açık Zara'yı yerde sürükleyerek iki gün boyunca
Abdulhalim Sadullayev ve oğulları hakkında sorgulamıştı.
Muskiyev
ailesi köken olarak Tsotsan-Yurt'tan, ama Zara özel sürülen bir ailenin
çocuğu olarak Orta Asya'da doğdu. Geri döndüğünde ailesi Argun'a
yerleşti. Eşi ile de orada tanıştı.
Kendini
bildiğinden beri, Allah'tan imanlı çocuklar vermesini, onlar artık
olmadığında da Elhamdülillah diyebilmeyi istedi. Ve hem kız, hem erkek
öyle çocukları da oldu.
Zara uzun yıllar inşaat firmalarında çeşitli işlerde çalıştı, kocası her zaman yerel karayolu firması şoförü idi.
Yedi
çocuk yetiştirdiler. Onların ikisi kızdı. Biri yirmi yaşın biraz
üzerindeyken öldü. İkinci kız evlendi, ama kısa bir süre sonra tek
başına kaldı. Kocası inşallah şehitlerden.
Çocukların
biri diğerini tamamladı, büyükler küçüklerine baktı ve hiçbir zaman
anne-babalarını üzmedi. Ve annenin hiçbir zaman onlardan dolayı
hoşnutsuzluk duyacak bir nedeni olmadı, veya onlardan birini
diğerlerinden fazla sevecek bir nedeni. Ama İsa ile ilgili eğlenceli
bir olay vardı ve bu olay daha sonra tüm ailenin Zara ile şakalaşmasına
sebep oldu. Altı aylık İsa ile annesi Caharkale hastanesine
gittiklerinde 1978 yılıydı. O zamanlar bir dönem ülkede çocuklar
kaybolmaya başlamıştı. İsa'yı da yabancı bir kadın çalmaya kalkışmıştı.
Allah'a şükür hırsız kadın yakın bir otobüs durağında yakalandı. İşte o
zamandan beri Zara'nın İsa'ya daha bir düşkün olduğu yönünde ailede
şüpheler ortaya çıktı. Onlar kendi aralarında "İsa'nın serçe parmağı
acımasın diye Zara hepimizi defnetmeye hazır" diye şakalaşıyorlardı.
Elbette bu böyle değildi. Onun için hepsi birdi. Bugün bu olayı
hatırlayan annenin kendisi de tebessüm ediyor.
Onların
hepsini birleştiren İslam’dı. Anne şöyle diyor: "Kendimi bildim bileli,
tüm oğullarımın dilinde sadece Allah'ın söyledikleri vardı."
Ve
Rus işgalciler Çeçen halkına karşı acımasız ve uzun bir istila savaşına
başlıyor ve tüm barışçıl gayeler, istekler geçmişte kalıyor. İlk
günlerden itibaren anne ve oğullar arasında bir konuşma geçiyor. Aile
toplantısında çocuklar şunu söylüyor:
Zara,
eğer sen kendin bunu istersen, senin için bunun faydasının ne olacağını
anlarsan, bizim için cihad hayır duası yaparsan, mutlu bir anne
olursun. Bunu kabul edersin veya etmezsin, biz yine de cihada
gideceğiz.
Süt
bebekliklerinden itibaren onları iman ile yetiştiren anne buna ne cevap
verebilirdi. Hayatı boyunca tüm yedi çocuğundan Allah'a hizmeti isteyen
biri olarak. O onlardan namaz kılmalarını isteyip, onları dini
ibadetlere göndermedi mi? Çocuklar henüz okula başlamadan namaz kılmayı
öğrendi. Ailede hiçbir baskı yoktu. Çocuklar yetişkinlerini takip
ediyordu.
Allah
Zara'yı hayırlı çocuklarla mutlu etti ve o hiçbir şekilde O'nun yolunda
engel olarak duramazdı. Elbette o, beş oğlundan dördüne cihad için
hayır dua etti. O zamanlar Ali'nin yaşı henüz küçüktü. Diğerleri
savaşmaya başladı.
Savaşta onlar düşmana korku yaşattılar. Küçük Kadirov İsa'nın başı için milyon dolar ödül koymuştu.
Abubakar
anlatıyor. Muskiyevlerin askeri yolu efsanevi Argun cemaatinde başladı.
Bu cemaat düşmana yıllarca korku yaşattı. Şehirden geçen yolu Ruslar
için gerçek bir cehenneme çevirdiler. Düşman buradan geçemedi, hızlı
bir şekilde uçtu gitti. Birçok Rus ve münafık burada ölümü tattı.
Bu
cemaat Abdulhalim Sadullayev'in cemaati idi. Abdulhalim Sadullayev'in
ideolojik meseleler danışmanı ve sağ kolu Şamil Muskiyev idi. Onun
ölümünden sonra yerini beş kardeşten en küçüğü olan Ali almıştı.
Sadullayev'in ölümünden sonra Ali İsa'ya katıldı.
Annesinin
söylediğine göre, İsa savaştan önce Mashadov'un yakınında idi, savaşın
başlamasının ardından her zaman Abdulhalim Sadullayev ile beraberdi. Üç
kez tutuklandı. İkinci kez tutuklandığında henüz on bir günlük evliydi.
Hankala başkanı (veya onun adına biri) Zara'ya bir not gönderdi: " 25
gövde getirin, ben oğlunu annesi ile görüştürürüm". Zara tüm
tecrübesizliğiyle, ifade edilen şeyin patlayıcı olduğunu düşündü ve
görüşmeye gitti.
- Ee ne getirdin?
- Gövde dediğiniz nedir?
- Otomatik silah.
-
Ne düşünüyorsunuz, onları sebze bahçesinde mısır gibi mi
yetiştiriyorlar? Eğer durum bu ise, oğlumu hiç göstermeyin. Bırakın onu
öldürsünler.
Ve
gitti. Bundan iki hafta sonra daha İsa'yı bir yerden başka bir yere
götürdüler ve ailesinin onun izini bulmasına izin vermediler.
Gudermes'e götürülürken yolda, sürekli olarak kardeşi Şamil'in
öğrettiği gibi dua ediyordu. Argun'a geldikleri gibi grup başkanı
arabadan indi ve diğerlerine gitmelerini söyledi. Onlar da Gudermes'e
kadar gittiler ve pazara göndüler. Galiba işgalcilerin almaları gereken
bir şeyler vardı. Koruma arabadan indiğinde çekirdek satan kadın İsa'yı
fark etti: "Çeçen misin?" Ve cevabı duyduğu gibi tüm pazara bağırdı:
"Yardım edin! Çeçen genci götürüyorlar!" Pazar ayaklandı, askerler
toparlanamadan, kadınlar her taraftan geldi ve İsa'nın götürülmesine
izin vermedi.
Savaşın
başında Çeçenler, her bir Çeçen’e kaç Rus’un düştüğünü hesapladılar. Bu
150 kişiydi. Bu bir ölçüydü ve İsa kendi görevini yerine getirdi.
Ve
bu Çeçen komutanlıklarının güveni ile Şali, Kurçaloy, Aıtur, Argun'da
oldu, buralarda düşman için gerçek bir cehennem oluşturdu. Ekim 2004'de
Tsotsan-Yurt'a, Temmuz 2004'de Şali Emniyet çalışanlarına, Ocak 2005'de
Argun'a, 15 Eylül 2005'de …
İsa
mücahitleri korumayı başardı, her zaman önde kendi gitti. Yaz boyunca
sadece altı mücahit kaybetti. Ama o kendisini koruyamadı.
İsa ve Ali ile anneleri ölümlerinden üç ay önce görüşmüştü. Bundan önceki üç yıl hiç görüşmemişlerdi.
İlk
olarak savaştan Musa'nın ölüm haberi geldi. Bu 2 Kasım 1999'da oldu.
Delikanlı henüz 19 yaşındaydı. Henüz aile kurmamıştı. O zaman Argun'dan
bir grup Çeçen savaşçı keşif için Gudermes'e gitti, dönüş yolunda
pusuya düştü.
Ruslar
o zaman Musa'nın cesedini 1000 dolara vereceklerine söz verdi. Bu
parayı Abdulhalim Sadullayev verdi, ama o zaman Zara bunu öğrendiğinde
kabul etmedi. Ve diğer anneleri düşmanı, şehit olan çocuklarını geri
almaya alıştırmamaya çağırdı. Ruslara ' Oğlumun ruhu Allah'ta, cesedini
ise sırtınıza yüklenin" dedi ve Argun'a geri döndü. Tam bir hafta sonra
paranın olmayacağını anladıklarında, Musa'nın cesedini getirdiler ve
bahçelerinin yanına bıraktılar.
Şoyp
2002'de, 35 yaşındayken hayatını kaybetti. Birinci ve ikinci savaşta
iki kez yaralanmıştı. İhbar kurbanı oldu. Onu öldürdüler ve köpeklere
attılar. Daha sonra elbiselerinin teşhisi için annesini çağırdılar.
Ceset yoktu. Hainin kim olduğunu sonradan öğrendiler ve Allah'a havale
ettiler.
En
büyükleri olan Şoyp babası ve erkek kardeşleri, herkes için ilgili ve
dikkatli biriydi. Evde düzeni sağlıyordu. Bundan dolayı da diğerleri de
düzenli kişiler olarak yetişti. Girişimci ve yetenekli idi. Ticarete
atılmıştı, bundan önce de teknik okulunu bitirdi, ikinci eğitimde
ekonomi enstitüsünde okudu.
Daha
sonra Şamil hayatını kaybetti. Eylül 2005'de Argun'da. Şamil bir
mücadelede öldü ve mücahidin cesedine hürmetsizce davranıldı. Annesine,
oğlunun kafasını kestikleri söylendiğinde, sükunetle ve
soğukkanlılıkla: "Önemli değil. Ruhu cennette" dedi.
Şamil'in
güçlü bir imanı vardı ve ailesinde her bir erkek kardeşinin ve kız
kardeşinin Allah'a hizmet etmeleri için çabaladı. Çocukken çalışkandı,
annesine işlerinde yardım ediyordu, küçüklüğünden beri dini eğitimi
hayal ediyordu. Onbirinci sınıfı bitirdiği gibi, İslam enstitüsüne
yazıldı, oradan 1992'de 16 yaşındayken Mekke'ye giderek Hac yaptı. Eve
döndükten sonra Arapça ve dini dersler verdi. Öğrencileri çoktu.
Kafkasya televizyonunda sıkça vaazlar verdi.
En son İsa ve Ali hayatlarını kaybetti.
Çeçenya
toprağı Zara'nın oğullarının kanıyla sulandı. Muskiyevlerin üzülecek
bir şeyi yok. Kendileri hakkında bu dağlarda güzel bir hatıra bıraktı.
Ve başı dik gururla yürüme imkanını sadece sonraki nesillere değil,
vatanının kaderine kayıtsız olmayan herkes için bıraktı.
Muskiyev
sülalesi de sönmeyecek. Ölenler yerine Allah başkalarını verdi. Ailede
halen erkekler yetişiyor, şimdi bu babaanne Zara için büyük bir sevinç.
Ve Çeçenya'ya verdiği değerli anneler için hamdolsun. Onlarsız Çeçenya ne olurdu ve onlar olmadan biz kimiz?
Urus-Martan'dan
altı oğlunu cihad yolunda kaybeden Ahmadova Zura ile ilgili olayın
görgü tanığı oldum. En küçük ve yakışıklı oğlu Zelimhan'ın ölüm
haberini götürmek zorunda kaldım. O annenin ilk ifade ettiği şey şu
oldu: "Elhamdulillah. Demek ki, hepsini cihad için doğurdum." Ve o da
tek bir damla gözyaşı akıtmadı.
Gudermes
bölgesinin Noyber kasabasından Visayeva'nın hikayesi de önemli.
İşgalcilerin elinden hayatını kaybetmiş olan dördüncü oğlunun başında
geceyi geçirmeyi çok istiyordu. Sonunda odaya girmeye karar verdi ve
şöyle dedi: "Kınamak için acele etmeyin. Ağlanıp sızlanmak için burada
değilim. Sadece bugün onu yalnız bırakmak istemiyorum. Bu onların yolu
ve onlar böyle gittiğinde bu benim için en büyük ödül oluyor".
Arsemikovların
annesi savaşta dört kayıp veriyor ve gururla oğulları hakkında
konuşmaya devam edecek. Barayev, Tsagarev'in anneleri de çok yiğitçe
duruyorlar…
Onlar, annelerimiz ve kahramanlıkları hakkında efsaneler dolaşıyor.
Allahu Ekber!
Kaynak: Daymohk
17/1/2008
12/1/2008
Adılgeler'in 19. yüzyıl başlarına kadar milli bir bayrakları olmadı
ama, her kabile ve ailenin değişik flamaları vardı. Kızlar, düğünlerde
ve at yarışlarında derece alan delikanlılara bu flamalardan hediye
ediyordu. Sürgünden sonra Anadolu'ya yerleşen pek çok Çerkes kızı, bu
flamaları sandıklarında sakladığından, "Çerkes bayrağı taşımak,
Çerkeslik yapmak" suçlamalarıyla baskı gördü.
Adıgeler ve tüm Kuzey Kafkasyalılar, 19. yüzyıl başlarına kadar milli bir bayrakları ve bir devlet anlayışları olmadan yaşamlarını sürdürdüler. Ancak, eski zamanlardan beri bayrak niteliği taşımamakla birlikte her kabile ve aile çeşitli renk ve biçimlerde bezden yapılmış değişik flamalara yaşamlarında yer veriyorlardı.
Özellikle düğünlerde ve at yarışlarında derece alan delikanlılara,
genç kızlar ödül olarak kendi hazırladıkları bu flamaları armağan
ediyorlardı. Büyük yarışmalarda ise, bu ödüllere ek olarak, derece alan
gençlere, her kabile başkanı o kabileyi temsilen kendi sembolleri olan flamayı veriyordu.
"Çerkes bayrağı taşıma" suçu
Sürgün sonrası Anadolu'ya yerleşen pek çok Çerkes ailesinin kızları,
o günlerin anısına dikilmiş flamaları yıllar boyu sandıklarında sakladı
ve 1920'li yıllardan sonra, gizledikleri bu flamalar yüzünden "Çerkes Bayrağı taşımak, Çerkeslik yapmak" suçlamalarıyla çeşitli baskılara maruz kaldı.
Adıgelerin ilk bayrakları hakkında somut ve yazılı hiçbir belgeye
rastlanamıyor. Bu konuda 19.yüzyıl başlarından itibaren Avrupalıların,
genellikle, İngilizlerin ortaya koydukları bazı yazılı belgelerden
bilgi ediniyoruz. Diplomat, tüccar, yazar, gezgin ve hatta ajan olarak
Kafkasya'ya gönderilen kişilerin Çerkesler hakkında yazdıkları
eserlerde, Adıge Bayrağı hakkında da bilgilere rastlıyoruz.
Bazı kitapların kapaklarında yer alan Adıge Bayrağı'nın önceleri 7
yıldızlı, daha sonraları da 9 yıldızlı olanlarına rastlanıyor. Bayrakların ortak özelliği ise renklerinin yeşil ve üzerlerine serpiştirilen yıldızların da sarı renkli olması. Fakat bu bayrakların hangi kabileyi veya kabileleri temsil ettiği ve de hangi tarihte kullanıldığı belirtilmemiş.
1830'lu yıllardan sonradır ki, Adıge Bayrağı'nın doğuşuna ait
detaylı bilgilere erişebiliyoruz. İngiliz politikacılarından, o dönemde
küçük bir devlet memuru olan David Urquhart; İngiltere Hükümeti'nin de yardım ve desteğiyle 1834 yılının Haziran ayında Kafkasya'ya gelir. Amacı Çerkesleri tanımak, gerekirse ve mümkün olduğu nispette Çerkeslerin Ruslara karşı sürdürdüğü özgürlük savaşımında onlara politik ve somut askeri yardımları sağlamada yardımcı olmaktır.
12 kabile, 12 kişilik hükümet
Adıgeler, Tsemez'de (Novorossisk) karaya çıkan, oradan da Anapa'ya
giden Urquhart'ı büyük bir ilgi ve sevgi gösterisiyle karşılar.
Anapa'da onuruna düzenlenen bir kurultayda -ki bu kurultay Aguy
ovasında düzenlenmiştir- tüm Çerkeslere seslenerek, Ruslara karşı
başarılı olmak için Çerkes birliğinin kurulmasını önerir.
Urquhart bayrağın rengi, amblemi hakkında Çerkeslere bilgi aktardığını,
sonradan yazdığı anılarında dile getirir. Bu arada o dönemde Adıgelerin
lideri durumunda olan Zaniko Sefer Bey'in de onayı ile 12 kabileyi temsilen 12 kişilik geçici bir hükümet kurulur.
Adıge milli bayrağının kabulü
Urquhart'ın Kafkasya'dan ayrılmasından 3 yıl sonra 6 Mayıs 1837'de
bu kez, yine İngiliz S.James Bell ve gözlemci Longworth'un hazır
bulunduğu ünlü Adhanekum (Adakum, Atakum, Atakhum diye de geçer)
kurultayda, ipekten yeşil renkli, siyah iki ok ve üzerinde 10 kabileyi
temsil eden 10 adet sarı yıldızın yer aldığı Adıge Bayrağı
dalgalanmaktadır.
Havidko Mensur'un (Havdiko, Havudukue diye de geçer) liderliğinde ve
bütün Adıge kabilelerinin temsil edildiği, bin delegenin katıldığı bu
Adıge tarihinin büyük kurultayında bilinen ilk resmi bayrak
kullanılmıştır. Bundan bir yıl sonra ise 1838 yılında, Batı
Kafkasya'daki 12 kabile, 3 liderin başkanlığında birleşir ve yeşil
yüzey üzerinde 3 siyah ok ve 12 yıldızlı tarihi Adıge Bayrağı'nı milli
bayrak olarak kabul ederler. İşte bugün Adıge Cumhuriyeti'nin
Maykop'taki Parlamento binasında dalgalanan bayrak budur.
Renklerin, yıldızların ve okların anlamı
Adıge Bayrağı'nda yer alan renkler, yıldızlar ve oklara gelince:
İpek kumaşın yeşil rengi Kafkasya'nın dağ ve ovalarını; siyah 3 ok
dönemin en yetenekli ve ünlü üç ailesini (Zaniko, Aytekçiko, Boleteko
aileleri), siyah renk ise düşmana ölümü, sarı yıldızlar da bütün
yaşamları açık havada, kır ve dağlarda geçen ve gökyüzündeki yıldızlara
bakarak uyuyan kahramanların yer aldığı 12 bölgeyi temsil ediyordu. Bu
12 bölge; Natukhay(Nathkoç), Şapsuğ, Abedzah, Ubıh, Bjedugh, Temirgoy,
Abhaz, Hatukay, Mahoş, Besleney, Brakiy, Karaçay, ve Kabardey'den
oluşur.
Bu 12 bölgeden Abedzah, Mahoş ve Bjedughlar Ruslarla barış
antlaşması imzalamış olduklarından, Kabardey ve Abhazya da Rus
işgalinde bulunduğundan, birliğe ancak o bölgelerden, diğer Adıge
kabileleri arasına sığınanların temsilcileri ile birlik antlaşmasına
katılmışlardır. Kabardey'in temsilcisi Besleniyko Aslan, Abhazya'nın
ise Rustem Pe idiler. Her bölgenin genel kurulları sonucu seçilen
delegeleri Zaniko Sefer'in yanında yer alıyor, bunlar arasından da
askeri komutanlar, elçiler ve hakimler seçilerek işbaşına
getiriliyorlardı. Zaniko Sefer hem genel başkan, hem de dışişleri ile
diplomatik çalışmaları yürütüyordu.
* Nart Dergisi'nin 4. sayısından aktaran marje.net . Ara başlıklar ve vurgular bianet'e aittir.
Kaynakça
* Kafkasya Dağlıları, Varşova, Rusça-Türkçe Dergi, A.C. Havjoko, "Adıge Kahramanları", 1933
* Gn. İ.Berkuk, Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958
* Jabağı Baj, Çerkesya'da Sosyal Yaşayış, Ankara, 1969
* Dr. Vasfi Güsar, Yeni Kafkas Dergisi, İstanbul, 1957-62
* Osman Çelik, İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya, Ankara, 1992
* İzzet Aydemir, Göç, Ankara, 1968
12/1/2008
Kafkasyayi arastiran bazi yazarlar,buranin sakinlerini kendilerine görünen ayri kavimler ve adlar kadar ayri halklara ayirmislardir.Son zamanlarda bu ülke hakkindaki bilgilerimiz daha açik seçik olmustur.Fakat bunlarin da kesin ve tam oldugunu söylemek mümkün degildir.Özellikle Çerkesler adiyla bilinen halk hakkindaki bilgilerin açiklanmasi gerekmektedir.
Biz genellikle Kafkas Daglarinin kuzey yamacinda oturan bütün kavimleri Çerkes diye adlandiriyoruz.Fakat onlar kendilerine Adige diyorlar.Adige kavimleriyle sinirdas olan bir de Azega yani Abaza kavimleri ve diger bazi kavimler vardir.Adige ve Azega kavimleriyle ilgili bazi bilgiler vermeye çalisacagim.
ADIGE KAVIMLERI Su kollardan meydana gelir: 1-Abadzeh(Abzah) 2-Sapsug(Sapsig) 3-Nadkuac(Natuhay) 4-Kabertay(Kabardey) 5-Besleney 6-Mohos(Mahos) 7-Kemguy 8-Hatukay 9-Bzedug(Bjedug) 10-Jan
1-ABADZEH Bu kavim Kafkas Siradaglarinin kuzey yamacinda Shaguase (Belaya),Laba,Psis,Psekupse,Vuanobat(vonabat),Sup(Sapsig kavmiyle siniri teskil eder) derelerinin aktigi vadilerde oturmaktadir.Vadilerin ve buradan geçen derelerin adlari aynidir.Bu dereler Kubana(Psis) dökülür.
2-SAPSIG Sup deresinin hemen ötesinde Sapsig kavmi baslar.Su derelerin geçtigi vadilerde otururlar: Ubin(Kubana dökülür)ve kollari: a)Psekabe b)Sebj(Psibj c)Afips d)Il e)Azüps(Azips) f)Hapl g)Anthir h)Boundür i)Abin j)Koaf k)Sebik l)Sibs Son dokuz dere Kubana varmadan Aused ve Tlakofij batakliklarinda kaybolur.
3-NODKUAC(NATUHAY) Bu kavim daglarda ve Anapa Kalesi civarindaki ovalarda yasar.Sapsiglarin sinirindan baslayarak su dereler,vadilerden Kuban yönüne dogru akarak ya batakliklarda kaybolur ya da Kubana ve bu nehrin kendi agzinda olusturdugu limanlara dökülür. 1-Adekum ve kollari a)Nebercay, b)Atekay, c)Bakan, d)Gesepsin, 2-Kudako 3-Psif 4-Nepitl 5-Kops 6-Psebebs 7-Seguo 8-Çekups(Çikups) 9-Sekon 10-Napsuho 11-Vostigay(Hostügay) 12-Sümay 13-Unephahuray 14-Tazüips 4-KABERTAY En önemli ve büyük Adige kavimlerinden biridir.Büyük ve Küçük Kabarda olmak üzere ikiye ayrilir.Büyük Kabarda,Malka ve Terek dereleri arasinda bulunur ve güneyde Osetlerle komsudur.Dört prens soyu arasinda paylasilmistir.Cinbot,Mesost,Hatohsok ve Kaytok.Küçük kabarda dag etekklerine ve Sunja kiyilarina kadar Terekin sag kiyisini isgal eder.Iki prens soyu tarafindan idare edilmektedir;Tatlostan ve Giloshan.
5-BESLENEY Bu kavim Ferz,Gegene(Büyük Tegen),Gegeneziy(Küçük Tegen) ve Voarp derelerinin sulariyla sulanan Kuban havzasindaki topraklari isgal eder.
6-MOHOS Isgal ettikleri topraklar Çehurac,Belogiak ve Sede çaylariyla sulanir.
7-KEMGUY Kafkasya haritalarinda Temirgoy olarak gösterilir.Bu kavim Kuban,Laba ve Shaguase nehirleri arasindaki arazide yasar.
8-HATUKAY Shaguase ve Psis nehirleri arasinda yasayan kavimdir.
9-BZEDUG Çerçeney ve Hamisey boylarinin ortak adidir.Birincisi kubanin sag tarafinda Psus ve Psekups dereleri arasinda, ikincisi ise Psekupstan Sapsiglarin sinirina kadar olan topraklarda yasar.
10-JAN veya JANE Bir zamanlar kudretli ve güçlü olan bir kavimdir.Zayif kalintilari simdi Bzeduglarin 70 verst asagida,Kubnin iki kolunun olusturdugu ve çerkeslerin Detlyasv,Karadeniz Kazaklarinin ise Karakuban adasi dedikleri bir adada yerlesmistir.Bu kavimden birkaç aile de Adekumda Natuhajlarin arasinda yasiyor.
AZEGA YANI ABHAZ KAVIMLERI
Azegalari olusturan kavimler; 1-SADZEN Karadeniz sahilinde Hamis deresinden Gagraya kadar olan araziyi isgal ederler ve tarafimizdan Ciget adiyla bilinirler. 2-ABSUA(ABHAZYA) Gagradan itibaren sahil boyunca Ingur nehrine kadar olan bölgede yasarlar ve bizde abhazlar adiyla bilinirler.Oturduklari ülkenin adi Absnedir. 3-MEDOZÜI Kafkasya haritalarinda Medoveyler(Medoveyevtsi) olarak gösterilir.Ubihlarin dogusunda yasarlar ve Pshu,Ahçipsu ve Aigba(Aibu) boylarina ayrilirlar. 4-ZAMBAL veya TSEBEDALILAR Çerkesler tarafindan Hirps-Kuac adiyla bilinirler.Dal vadisinde Kodor nehri boyunca yerlesmislerdir. Kafkasya haritalarinda Abazalar(Abazintsi) adiyla gösterilen abhaz kavimleri sunlardir; 5-BARAKAY veya BRAKIY Gubs nehrinin üst taraflarinda,daglarda yasarlar. 6-BAG Hodz nehrinin üst taraflarinda yasarlar. 7-SEGERAY Küçük Laba nehrinin üst taraflarinda yasarlar. 8-TAM Büyük Laba nehrinin üst taraflarinda yasarlar. 9-KAZILBEK veya KAZBEK-KOAC Büyük ve Küçük Labanin üst kesimleri arasinda yasarlar. 10-BASILBAY Urup ve Büyük Zelençuk nehirlerinin üst taraflarinda yasarlar. 11-BASHOG Tatarlar tarafindan Alti Kesek diye adlandirilirlar ve gerçekten de bu kavim,yönetici prenslerinin adini tasiyan alti boydan olusur.Kuban havzasinin(Bassin) degisik yerlerinde yasarlar.Adlari söyledir: a)Biberd b)Lou veye Lov c)Dudaruk d)Kiyas e)Cantemir f)Klis
Bu son saydigimiz kavimlerin siradaglarin güneyinden kuzey yamaçlarina yerlesmesi 17.yüzyil sonunda,topraklarinin bir kismini onlara birakan Kabardeylerin rizasiyla olmustur.Bu göçün nedeni iç çekismeler,kismen de eski yasadiklari yerde,Vordanede topragin yetersiz olusudur.Yukarida adi geçen diger Abhaz kavimleri çesitli zamanlarda Bashoglari izlemislerdir. Bir tarafta Natuhajlarin diger tarafta da Cigetlerin yasadigi topraklarin arasinda ayri bir kavim,Ubihlar bulunur.Bunlardan kiyida yasayanlari Çerkesler ,Abadze diye,siradaglara dogru,nehirlerin üst taraflarinda yasayanlari ise Ubih diye adlandirirlar.Yurtlari,denize komsu vadilerde,su dereler bulunur: a)Züyebze b)Lou veye Loup c)Nige d)Bath e)Dogomepse f)Psihe veya Momay g)Sase veya soçi i)Hamis veya Hosta.
Kaynak:Çerkesya
|
| |
| |
|